Kabullenişin Çaresiz İnkarı

Bir avuç güneş sızdı penceremden içeriye, sessizce yeniden doğan güneşi izledim. Her gecenin ardından geleceği belliyken gündüzün, karanlığın tüm gece yarattığı korkuyu düşledim. Bir gece bir karara uyanmak zorunda kaldığınızı bilerek koyuyorsanız başınızı yastığa, bir his doğuyor insanın ruhuna. Ya o güneş bile yetmezse içinizi aydınlatmaya? Sonra düşünmeye, düşlemeye başlıyorsunuz. Muhattap olduğunuz bir tek kendiniz, içiniz. Soru aslında basit, ‘Ben ne istedim?’

‘Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir’ demiş Goethe.

Benim cehennemim genelde içimde. Dert ettiğim her şeyi fiziksel bir sancıya dönüştürecek kadar çok büyütüyorum içimde. Galiba bu hayatta en çok istediğim şey, kendimi olduğundan daha farklı bir hassasiyet seviyesinde yeniden tanımak olurdu.

Cam kırıklarının üzerinde yürürken bile gülümsemeyi öğrenebilmek isterdim. Keşke bastığım her yer kanasa bile asla belli etmeyebilseydim.  Bir nefes vermek kadar kolay olsaydı keşke bazı şeyler, ruhuma karışan her şeyi, yutkununca kaybetmek isterdim. İçim inlese huzursuzluktan, dışım kahkalar atsın, tüm huzursuzluklarım yerini doğru kararlara bıraksın isterdim. İnsanlara yüklediğim anlamlar büyük gelince o bedenlere, bir kez olsun pişmanlığını ben hissetmeyeyim isterdim. Gözlerim dolmasın, acı, mutluluk ya da üzüntü hiçbiri ruhuma saplanıp kalmasın. Çünkü ne kadar yüzleşmek zorunda kalırsanız kalın hassas bir kalbe sahip olmak, yaralanmanız için mükemmel bir fırsat. Herkese, her şeye küsüp kendinizle bile barışamadığınız bir girdap. Hem ruhunuz sancıyor, hemde kendinize olan kızgınlığınız duygularınızla hiç bitmeyen bir küslüğün içerisine dalıyor. Geriye içinizde kırıp döktüğünüz her şeyi tamir etmek zorunda kalan mantığınız, size bile darılıp sırt çeviren uslanmak bilmeyen arzularınız kalıyor.

Benim olayım hep bu değil miydi zaten, acıyı bile süsleyerek ruhuma sunmak..

Kendi sınırlarımı keşfetmekle ilgili bir saplantım var şu sıralar. İçimdeki kadını tanımak istiyorum. Neden küsüyorum, neye kızıyorum, derdim tam olarak neyle anlamaya çalışıyorum. Dedim ya bu bir saplantı, çok sağlıklı bir iletişim biçimi olduğunu zannetmiyorum. Çünkü onca hatada o kadar çok kızmışım ki kendime, içimdeki savaşın sonunu göremiyorum.

Ama biz barışmaya başladık galiba birbirimizle.

Neden bu kadar çabuk yara alıyorum faslını bir kenarıya bırakıp, neden beni yaralayan insanlarla muhattap olmaya devam ettiğim konusunda bir anlaşmaya vardık. Kendimi olduğum gibi kabullenmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Kahkahalarımı tanımaya çalışıyorum, gözyaşlarıma kızmayı bıraktığımdan beri artık ağlamadığımın farkına vardım mesela. Meğer hata yapınca faturayı kendime keserken, aslında ruhuma yüklediğim sorumluluklardan kaçmışım.

Dedim ya biz yeni yeni barışıyoruz içimdeki hassas kalple. Dağıttığım her şeyin ortasında kendimi dinlemek zorunda kalınca anladım. Saplanıp kalmak, akan zamanda imkansız bir şey. O sabah gelecek, o güneş doğup karanlığın gizlediği her şeyi gün yüzüne dökecek. Anlamsız o yüzden gizlemek ya da gizlenmek. Bunu fark ettiğimden beri daha kolay geliyor her şey. Ölürüm sanıyorsun ama yaşamak tatlı gelmeye başlıyor. Ben kendimi tanıyorum, dayanamayacağım dediğim bir noktada her şeyin daha güzel olduğunu anlıyorsun. Affetmek zorunda değilsin ki kendin dışındaki hiçbir şeyi. Değiştirmeye çalışmayı bırakıyorsun. Bırak küskün kalsın kalbin başkasına, zaten sen kendinle barışıyorsun.

Yapabiliyormuş insan yani, korktuğun her büyük yıkım aslında iyileşmek için bir fırsatmış.

Gece delirtse bile o güneş mutlaka doğuyormuş. Perdeleri açmak gerekiyormuş sadece. Bir fincan kahve koymak, doğan güneş eşliğinde karanlıkta bıraktığın ruhunun sancılarını tek tek gökyüzüne salmak gerekiyormuş. Açılan her yarayı insan kendisi de iyileştirebiliyormuş aslında. Kabullenmek gerekiyormuş. Çaresizce inkar etmek, sadece acıyı süslemek oluyormuş. Acıyı süsleyerek ruhuma sunmaktansa, kabullenip kendimi tanımayı seçtim bende. Okuduğum kitabı değiştirdim, sevdiğim şarkıyı listemden sildim, dinlediğim şiirin mısralarını görmezden gelip sadece kendimi dinledim.

Meğer bütün mesele buymuş.
İçimdeki kadına kulak verince anladım.
Madem bu savaş beni tüketiyor, bende silahlanmayı bıraktım.
Geriye kalan hiçbir şey umurumda değil, tek derdim hayalleri yitirmekti.
Sahip çıkayım derken kendimi yitirdiğimin farkına vardım.

Yorum Yazın

Navigate
%d blogcu bunu beğendi: