Birtakım Eyvahlar Oldu

Şimdi edebi ve içi dolu dolu bir içerik bekleyen okuyucularım varsa ne yazık ki bir miktar üzeceğim onları. Hiç öyle oturup satırlarca bilgi birikimi kusacak bir dönemde değilim. Zaten genel olarak bence bu aralar hiçbirimiz ‘Dur ben bir kendimi geliştireyim’ havasında değiliz. O yüzden bu yazıyla bir durum değerlendirmesi yapmaya geldim. Açıkçası biraz da bloga girip çıkıp duruyorsunuz, yeni yazı olmamasına rağmen oradan oraya atlıyorsunuz. İstatistikleri gördükçe ‘Hani bu gerizekalı yine bir şeyler yazmamış’ diyormuşsunuz gibi geliyor. O yüzden dedim toparlan kızım Ece, ülkede blog okuyan bir avuç insan kaldı zaten, onları da kaybetme.

Uzun zamandır doğru düzgün bir içerik yayınlamadım. Doğru düzgün derken Dijital Medya kategorisinde Mondes Business dergisine yazdığım müthiş kurumsal yazılarım yayınlandı ama ben genel olarak okuyucu kitlemi bildiğim için dönüp o yazıların suratına bakmadığınıza yemin edebilirim. Hani şöyle ‘Sevgilinizin sosyal medya hesabını nasıl hacklersiniz?’ başlıklı bir yazı kaleme alsam rekora koşardım eminim. Çünkü böyle şeyler seviyorsunuz biliyorum. Eskiden ‘Kadın haklarıyla ilgili yazıyorum, aşk hayatım daha çok okunuyor. Ülkenin özeti bu işte’ diye zırvalıyordum. Çünkü Bir Tutam Aşk kategorisi ziyaretçi çekerken Toplumsal Meseleler‘in yüzüne bakmıyordu kimse.

Şimdi affedersiniz sıçayım toplumsal meselelere. Ülke olmuş zaten 1984 romanı, herkesin derdi başından aşkın. Kimsenin bir tarafında değil toplumsal meseleler, bir bok düzelmeyecek bunu anladık çünkü. Twitter’a bile giresim gelmiyor artık valla, malum şahıs gecenin bir vakti ne kararlar aldı diye düşünmüyorum bile. Ben işe geldiğim gibi gazete okuyan bir insandım normalde. Öyle ki her taraftan görüşün köşe yazılarını falan okur, durum değerlendirmesi yapardım. Yemin ediyorum haber sitelerine bakmak bile gelmiyor artık içimden. Her sabah ‘Bugün hangi felakete uyandık acaba?’ deyip kalkıyorum yataktan. O yüzden sevgili okuyan, hiç zırvalayamam. Yazı dilimden de anlaşılacağı üzere içimden geldiği gibi günlük havasında sesleniyorum bugün size. Dört yanımız virüs olmuş, kim sallar yazı dilimi, benimki de laf işte.

Mood: Ya ölelim ya da artık nolur gülelim

Bu yıl blogun 11. senesi. 2 Mayıs’ta yıldönümü kutlayacağız. Geleneksel yıldönümü yazısı yazmam gerekiyor normalde. Şimdiye hazır, taslakta bekliyor olması lazımdı. Ama gel gör ki ne kutlama var ortada, ne de yayına hazır bir yazı. Geçen sene onuncu yıl için iki ay hazırlık yapmıştım, ah eskiler.. Ya böyle depresyonda mıyım neyim genel olarak bir tükenmişlik sendromu gibi bir şey yaşıyorum şu sıralar. Muhteşem Yüzyıl’ı sezonun ortasında bırakıp kaçan Meryem Uzerli gibiyim. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Böyle hayattan bir beklentim kalmadı, gelecek kaygım hat safhada. Hani böyle ‘Ya ölelim ya da artık nolur gülelim’ modundayım sürekli. Virüsten bıktım, bu ülkeden bıktım, insanlardan bıktım, her şeyden bıktım. Köle gibi çalış, eve dön, işe git çemberinin arasında bütün enerjim soldu gitti resmen. O yüzden hiçbir hayal kuramadım 11. yıl için. Yazı fikri bile bulamadım. Ne yazacağım bu depresif ruhumla, içinizi mi karartayım?

Böyle bir modda takılırken bir ağlama krizinden sonra -haftada iki kez yaptığım düzenli aktivitem- hani beyaz bir ışık görmek gibi bir aydınlandım ben. Tak diye buldum 11. yıl için ne yazacağımı. Ama ne bulmak. Dedim ‘Allahım sana şükürler olsun hala yaratıcılığım varmış’. Şimdi ufaktan heyecanlı heyecanlı yıldönümüne hazırlanıyorum. İnşallah okurken sizde aynı duyguları hissedersiniz. Bir de taslakta yazılarım var, yayına almaya hazır ama bir türlü uygun enerjiyi bulamadım. Ay daha doğrusu ‘Yasak İhlali’ diye bir yazı yazdım böyle her seferinde yayına almaya yeltenip vazgeçiyorum. Siyasetin içinden geçtim çünkü, tutuklanma garantili. Aman zaten tutuklansam daha iyi galiba, ha içeride ha dışarıda bir şey fark etmez artık. Özgürlük mü kaldı!

Aşksal Meseleler

Serdar’la yiyoruz birbirimizi. Ama öyle böyle değil yani. Hani ülkenin sorunlarından tut, sokağa çıkma yasaklarına kadar her şeyin acısını birbirimizden çıkarıyoruz. Kavgaları bir gör aşiretler arası savaş zannedersin, öyle bir karmaşa. Elimizde olsa bir kaşık suda boğacağız birbirimizi. Sebebin bizim aramızdaki sorunlar olmadığının farkında olduğumuz için de sinirimizi çıkarıp, ortalığı yakıp yıkıp sonra yemek söylüyoruz. Bir çeşit terapi yöntemi gibi oldu bu artık. Alıştık herhalde. Ben zaten mütemadiyen her şeye ağlıyorum. Bir de genelde kavgayı büyüten taraf oluyorum. Çünkü dünyanın en umursamaz insanıyla muhatap olmak gibi bir şey. Kıyamet kopsa ‘Öff hiç sıkamam şimdi canımı, hayat kısa’ diyor adam. Ben parmağımı taşa vursam ‘Ühüü bu hayatta her türlü acımasızlık var, ben bu dünya için fazla hassas kalpliyim’ deyip ağlayarak kendimi yerden yere atan bir tipim. Adam zaten ikizler burcu, hani bir laf varya ‘şeytan size ulaşamazsa hayatınıza ikizler burcu birini gönderir’ diye yemin ederim doğru. Ben böyle bir dengesizlik görmedim. Fırtına koparsam, eline gitarı alıp ‘Fırtınalar kopar şimdiiii yüreğimde yanlışııım’ diye şarkı söylüyor.

İlk başlarda bu müzik olayı aşırı romantik geliyordu bana -ki arkadaşlıktan ilişkiye geçiş döneminin en önemli etkenlerinden biri buydu- böyle saatlerce dinlesem sıkılmazmışım gibi hissediyordum. Şarkılar kaydedip atardı bana, o ses kayıtlarıyla uykuya dalardım. Anam şimdi adam şarkı söylemeye başladığı zaman fenalık geçiriyorum. Romantik romantik serenad yapıyor zannedip boşuna yükselmesin kimse bana. Bir kere adamın işi bu, hiç bitmiyor o şarkı. Bazen korku filmi gibi bitti sanıyorsun hooop başa sarıyor. Hele bir de bunlarda ses açma diye bir şey var yemin ederim iki el ateş edip bırakacağım kendimi boşluğa. Her yeni şarkı geldiğinde onu günlerce dinliyor, besteliyor, sürekli hiç sıkılmadan aynı şarkıyla uğraşıyor. Hal böyle olunca o yeni şarkı yapacak diye ben söz yazarlarının her şarkısını sebepsiz ezberlemek zorunda kaldım. Muhtemelen piyasaya sürülecek bütün şarkıları ezbere biliyorum yani. Gitar çalıp şarkı söylemesine laf söyleyince de bir bozuluyor var ya sanırsın ‘Kanal İstanbul kesinlikle yapılmalı’ falan dedim. Bundan sonrası zaten kıyamet. ‘Sen şey yapma ya dinleme sen beni’ diye bir giriyor konuya, ben o kavgayı edeceğime o şarkıları dinlesem daha az yorulurum zaten. Vay efendim millet onu dinlemek için para veriyormuş ben niye böyle yapıyormuşum bilmem ne. Ama buldum ben yolunu. Şimdi bu sürekli demo şarkıları söyleyip benim migrenime sebep oluyor ya. Onun ki yetenekse, benim ki de yetenek. Oturtacağım bunu blogun başına taslakta ne kadar yazı varsa koyacağım önüne ‘Oku ulan!’ diyeceğim. Tekrar tekrar ne yazdıysam okusun. Anlasın halimi. Adamın çıkaracağı bir single, ben otuz tane şarkı ezberledim, başlarım böyle işe.

Bari Kilo Almasaydık

Ay bir şey daha söylemem gerekiyor, ben öküz gibi oldum arkadaşlar. Adeta yürüyen bir varilim. Ne kadar kilo alırsam alayım hep bir giderim vardı, o yüzden çok kafaya takmıyordum ama aynaya bakmaya korkuyorum artık. Böyle kapılara sığmıyormuşum, hatta bir oturuşta sekiz kişilik ailenin tüm rızkını yiyormuşum gibi geliyor. Baktım bu böyle olmayacak, çevremdeki herkes ‘Maşallah iştahın yerinde’ tarzında şeyler söylüyor. Kalk dedim Ece, vakit boğazını tutma vaktidir. Bir diyete başlayayım dedim. Her yerde saçma sapan diyet programları var. Yok avokadoyu diklemesine çavdar ekmeğinin üstüne koyup yavaş yavaş çiğneyin, yok özel yağlanmış bilmem ne sütüyle yulafı ezin öff fenalık geldi içime. Ben zaten üşendiğim için kilo aldım, bu salak saçma şeylerle uğraşabilsem kendime sağlıklı yemekler yaparım.

Baktım olacak gibi değil, tam pes edip lahmacun siparişi vermek üzereyken bir haber çıktı önüme, ‘Haftada 5 kilo verdi ama ölümden döndü’ diye. Aha dedim bu olur. Kısa süre, çok kilo, ölüm korkusu yok. Müthiş bir kombinasyon. Biraz araştırdım sadece sıvıyla besleniyorsun, bir de öğle yemeği işte. Dedim yaparım ben bunu. Yapamadım, sadece bir gün dayanabildim. Akşam pide arasına tavuk koyup makarna kaşıklıyordum. Öf ne yapayım ya, zaten dışarı çıkamıyoruz. Bütün hayatımız çalışmak olmuş. Zerre kadar sosyal aktivitemiz kalmadı. Bir tek yemek yerken mutlu hissediyorum kendimi. Zaten tatil yapabilecek miyiz o bile belli değil. Fazla kilolarım bikinide nasıl duracak telaşına giremeyeceğim o yüzden hiç. Dışarı bile çıkamıyoruz, kimseyi gördüğümüz yok. Bir sevgilimiz, o da zaten muhtemelen gitarı gibi falan görüyor beni. Bende durumlar böyle yani, yaşayan bir bidon gibi hissediyorum kendimi. Hala Covid olmamış şanslı bir bidon..

Yazar Notu: Aaa bu arada, sizin de ruh haliniz böyle saçma sapansa yazsanıza bana. Hem biraz dertleşiriz hem de ben sizden dinlediklerimle kendi ruh halimi harmanladığım bir yazı yazmak istiyorum. Merak etmeyin, her zaman olduğu gibi söyledikleriniz siz istemediğiniz sürece anonim kalacak. Kim takar beni bilmiyorum ama, ben şu dönemde sizin hissettiklerinizi info@ecenurak.com ‘a bekliyor olacağım. Bir cümlede olsa yazın ya, tek deliren lütfen ben olmayayım.

Yorum Yazın

Navigate
%d blogcu bunu beğendi: