Üçüncü Kadeh

Bu yazıyı İzmir’in en iyi date mekanlarından birinde yalnız başıma şarabımı yudumlarken yazdığımı söylesem şaşırır mısınız? Sanmam. Her türlü saçmalığı yaşayıp yazdım çünkü bu bloga. O yüzden bu saatten sonra kalemimden dökülen hiçbir satırın sizi şaşırtacağını, ‘Ne alaka Ece yaa’ tepkisine maruz bırakacağını düşünmüyorum. Öyleyse başlıyorum.

Bu aralar hayat çok yoğun. Hepimiz için öyle bence ama böyle kocaman bir karmaşanın içinde kaybolmuş gibi hissediyorum kendimi zaman zaman. Fazla yoğun, fazla yorgun… Bir de galiba 25’ten sonra otomatik olarak bünyeye ‘Acaba 20’lerimin son demlerini böyle boş boş geçirmek doğru mu?’ diye bir düşünce yerleşiyor. Geçen her dakika kaybettiğiniz bir zamanmış gibi hissediyor, gençliğiniz elden gitmeden önce dolu dolu bir hayatın peşinden koşuyorsunuz. Ne garip 25 bariyerini aşmak, 30’a yaklaştıkça daha bir geç kalmışlık hissi taşımak.. Çoğu insan 30 yaşın çok abartıldığını söylese de ben gelecek senelerden biraz korkuyorum sanırım. Yalan yok, 20’lerimdeki kadar genç hissedememek, artık eskisi kadar içememek, çok sık yorgun düşmek ve düşlediğim aşkı yaşayamadan ölmek korkutuyor beni. Aradığımı bulamamaktan, yaşım 30 olduğunda hayalini kurduğum hayatın eşiğinden çok uzakta yer almaktan korkuyorum bazen. Siz de öyle misiniz?

Eskiden, ben daha 18 bile değilken çok fazla blog yazarı takip ediyor, yayınladıkları yazıları heyecanla okuyordum. O zamanlar bir blogunuz varsa diğerleri ne yaptı, ne yazdı, ne anlattı diye bakmak pek bir modaydı. Blogların en popüler olduğu dönemlerde, kendi içimizde biz tatlı bir rekabet halindeydik. En farklı yazı kimin, kim kendini daha iyi ifade ediyor, kim gündemin gerisinde kalıyor, o konuyu ilk önce kim yazdı diye konuşmak en büyük hobilerimizdendi. Şimdi tek tük kişi kaldık yazan, hele ki söz konusu kişisel blogsa.. O zamanlar hiç anlamıyordum ama neredeyse tanıdığım bütün blog yazarları 30 yaşını aşmakla ilgili korkularını satırlara dökmüş, bu konu üzerine sayısız yazı yayınlamışlardı. Henüz reşit bile olmayan ben, 30’a giden o yolun neden insanları korkuttuğunu hiç anlayamamış, 20’lerin bile çok yaşlanmak olduğunu düşünmüştüm. Ne saçma.

Çok çabuk büyüyoruz. Zaman insanın karşısına çıkan en büyük güçlerden biri. Bir kere çaresizsiniz çünkü öyle hızlı, öyle akıcı ki. İnsan çoğu zaman yetişememekten korkuyor. Ben de korkuyorum şimdilerde. Geç kaldığım hiçbir şey yok aslında ama ‘ya olursa’ düşüncesi bile yetiyor anksiyetelere. Ya geç kalırsam, ya pişman olursam diye diye saçma bir sendromun ortasında buluyorsunuz kendinizi. Mesleğimden sıkılırsam, aradığım aşkı hiç bulamazsam, hata yaparsam, hayatımı yanlış kararlarla bozarsam, ya seçimlerimden dolayı mutsuz bir insan olursam derken bir bakıyorsunuz ki korktuğunuz o sayı sandığınızdan çok daha yakın. Hele bir de 25’ten sonra bir olay var, yaşayanlar anlar. Hayatında kararlarını ve seçimlerini ard arda netleştiren insanlar sarıyor çevrenizi. Evlenip çoluk çocuğa karışanlar, karar verip yurt dışına taşınanlar, cinsel yönelim değiştirip yeni bir kimlik kazananlar… Çevreniz bir anda hayatının gidişatından emin insanlarla dolup taşıyor. Onların arasında hala bu hayattan tam olarak ne istediğini bilmeyen, rüzgar nereye eserse oraya giden biri olarak kaldığını düşünmek insana kötü hissettiriyor. Ben diyorsunuz, tüm bunların içinde, bu hayatın tam merkezinde ben ne yapacağım? Nereye varacağım? Mutlu olacak mıyım?

Aslında saçma biliyorum ama benim gibi hissedenlerde var aranızda. Biz de buradayız yahu. Büyümek istemeyen, hala bir şekilde hata yapmaya meraklı, sorumlulukların arasında çocuklaşmaya çok müsait insanlarda var. Belki siz çocuklarınızın ultrasonlarını sevinçle gösterirken dile getiremiyoruz biz bunu ama buradayız işte. Ne yapacağımız hakkında en ufak bir fikrimiz yok. Değil evlilik, daha bizi anlayan birini bile bulamadık bu hayatta. Zengin de olamadık, birikmiş bir paramız da yok. Çocuk sahibi olmayı bırak beş dakika bir çocuğa bakmaya tahammülümüz yok. Sadece içiyor, geziyor ve şikayet ediyoruz. Ama buradayız yani. Böyle de mutluyuz.  Bir şişe şarabın, biraz hava almanın, çokça dans edip arkadaşlarla kahkahalar atmanın çözemeyeceği bir şey var mı bu hayatta? İşte böyle düşünüyoruz.Herkesin romantizm nefesleri verdiği bir mekanın ortasında tek başına bir şişe şarap içip bu yazıyı yazmak gibi mesela. Herkesin yargılayıcı bakışları arasında, ‘Ne var be ne var, parasını veriyoruz işte tek başımıza oturamıyor muyuz?’ diye bağırmak istemek gibi.  Garson ‘Kaç kişisiniz?’ dediğinde ‘Tekim’ cevabına küfür etmişçesine bakması gibi mesela. Koskoca mekanda seni bir yere sığdıramaması, inadına 4 kişilik bir masaya kurulduğunda ‘Ama’ ile başlayan cümleler kurması gibi. Kulaklık takıp 14 senelik bloguna yeni yazı yazarken yan masada nasıl olsa duymuyorsun diye hiç tanımadığın insanlar tarafından dedikodunun yapılması gibi. Kocaman bir kalabalığa tek başına kafa tutuyormuşsun gibi.. Şimdi diyeceksiniz ki ne işin var orada? Git Starbucks’a ya da Alsancak’ta ara sokakta bir bara, dilediğince yaz yazını. Kimse bakmasın, neden yalnızsın diye sorgulamasın.. Ama makarnası güzel işte, bir de seviyorum atmosferini ya. Sırf yanımda yediğim yemeğin hesabını ödeyince dünyayı fethetmiş gibi hissedecek bir adam yok diye yasak mı bize böyle yerler? Hesabı kendimiz ödeyince günah mı? Niye yani bu tepkiler?

İşte 30′ a adım adım gitmekte burada yalnız başına oturmak gibi bazen. Kocaman bir kalabalığın ortasında yapayalnız kalmak, hala tek başına olduğun için yargılanmak gibi. ‘Evlenmeyecek misin sen?’ diye soranlara ‘Hayır çünkü hala ömrümün en güzel dönemlerini uğruna feda edecek kalitede bir insana rastlamadım. Ve yeter ki hayatımda biri olsun diye de kimse için kendimi harcamayacağım’ demek istemek gibi.. ‘Yeter artık daha okuyacak mısın?’ dediklerinde ‘Evet, son nefesimi verene kadar okuyacağım. Paşa gönlüm sayısız üniversite diploması istiyor çünkü’ diye bağırmak istemek gibi. ‘İş, güç tamam ama yalnız kaldın bak işte fazlası da zarar’ diyenlere ‘Lütfen susun artık, suratınıza kusmak istiyorum’ diye bağırmak istemek gibi. Aykırıyım işte, çok mu zor ya bunu anlamak. Farklıyım, biraz aşırıyım belki ama sizin kalıplarınızın dışındayım. Nolur bırakın da çok geç olmadan kendi yolumu bulayım!

Aman neyse. Ben bu yazıdan kazandığım parayla kendime bir şişe daha açtıracağım sanırım. Çok içiyorsun, çok geziyorsun, çok harcıyorsun diyenler gelmeden bu yazıyı da burada kapatayım.

Özetle, buradayım işte.
Üçüncü kadeh, 896. kelime ve sanki bir düzeni bozmuşum gibi mutlu bir hisle. 

Yorum Yazın

Navigate