Bir Avuç Anı

Zira Burası Benim Gökyüzüm 9 yaşında!

Merhaba! İlham Perisinin Kanatları’nda yayınladığım Veda Mektubu’ ndan beri yazdığım en duygu dolu yazı olacak sanırım. Ben bu yazının her satırına birer damla gözyaşı akıtıyorum. Gururdan mı, mutluluktan mı yoksa geride bıraktığım bir avuç anıdan mı, bilmiyorum. Hatırlıyorum ama. Tıpkı şu anda olduğu gibi bilgisayarın klavyesinde gezinen küçücük ellerimi, tek tek bastığım harfleri sanki ‘dün’ gibi hatırlıyorum. Seneler önce ilk kez bugün, ben ilk yazımı yayınladım. Benden başka kimsenin zihninde yer etmemiş, belki 10 tıklanma sayısına bile erişmemiş bir yazı. 2 Mayıs 2010 tarihinde ‘Bu Benim Dünyam’ başlığı altında yayınlandı. Blogun ilk mail adresi, bu isimle açıldı. İlk kez kendimi o başlığın altında ifade ettim. Sayfayı yenileyip durduğumu hatırlıyorum. ‘Biri okusun, hadi biri okusun’ diye dua ederek. Sanıyordum ki, biri okuyacak ve ben kimin okuduğunu panelin istatistik kısmından göreceğim. Ne büyük bir heyecan. Türkçe öğretmenimin yazdığım kompozisyonu tahtaya çıkararak okutması ya da 23 Nisan’da Andımız’dan sonra kürsüde okuduğum iki kıtalık…

Yaş 17 : Üniversite Sınavı

Üniversite sınavı gittikçe yaklaşırken ve işsizlik çığ gibi büyümeye devam ederken bu yeni yolculuğa kendini hazırlamaya çalışan okuyucularıma bir kaç gözlem sunmak istedim. Henüz daha sorumluluk bilincinin farkına varamamışken alınması gereken bir çok kararla yüzleşmek zorunda kaldığımız, daha hayatı anlamamışken ve kendi küçük dünyalarımızda başrol oynamaya devam ederken bir anda büyümek zorunda bırakıldığımız o en dolu dolu yaş 17 için bu yazı. 18 olmaya bir kala, yetişkin ve çocuk olmanın arasında bir yerde, genelde en acımasız taraflarıyla karşıladığımız hayatın seçim yapmamızı beklediği,çevrenin düşünceleri en kolay kirletebildiği aslında küçücük ama kocaman yoran bir 17. Şimdi siz sanıyorsunuz ki, en yakın arkadaşınızla yollar ayrılınca, en yakınınız tarafından ihanete uğrayınca, belkide ilk kez ‘çok seviyorum’ dediğiniz o insan sizi hiç sebepsiz bırakınca hayat yaşanılması çok zor bir hal oluyor. 17 yaşımdayken yazdığım yazıları okusanız şüphesiz ki hayatın bana gerçekten acımasız davrandığını düşünmek için bir çok sebep bulursunuz. Aslında hiç öyle olmayan durumları nasıl…

Veda Mektubu

Bu bir veda yazısı. Pek çoğunuz için bir anlam ifade etmeyecek bu yazıyı gözyaşları içinde yazıyorum. Küçük bir kız çocuğu olarak çıktığım bu yola, 20 yaşında ne istediğini bilen bir kadın olarak devam ediyorum. Bu, ‘Zira Burası Benim Gökyüzüm’ başlığı altında size son seslenişim. Ben bu blogu açarken sadece kendimi ifade etmek istemiştim. Çok güzel yazıyorsun dedikleri her saniye içime dolan o sevinci bir şeyler başarabilmek adına buraya akıttım. On kişi okusa sevinçten delirdiğim o anılardan bu zamana çok şey anlattım bu satırlarda. Bu platform bana kendimi özgürce ifade edebilme fırsatı sundu, ilk aşkımı yazdım, ilk kalp kırıklığımı.. Kırıldım yazdım sevindim haykırdım. İlk köşe yazımın sevincini de burada paylaştım, İzmir’i terkederken hissettiklerimide… Kendime, kalemime güvenmek istediğim onca zaman buraya sığındım. Ne mutlu bana ki okudunuz, ben yazılarda konuştum siz dinlediniz. Gerçekten benim gökyüzümdü burası, ben bulutların üstündeydim, sanki kanatlarım vardı yükseldim. Her yazıda bir parça daha akıttım duygularımı, bazı yazılarda…

Hayattaki En Değerli Varlıklarıma ‘Annem ve Babama’

Çiçekli böcekli günlüklerden beridir, tökezleyerek devam eden bir hayatım var.  Bir elin parmakları kadar nüfusa sahip ailemin ortanca kızı olarak dünyaya geldim. Masallardan fırlamış prenses hayatı yaşamadım , yine bir masaldan yola çıkacak olursak hiç külkediside olmadım. Yaşam bir gökyüzüyse çok parladığım zamanlarımda oldu, solmaya yüz tuttuğum anlarımda. Şöyle bir dönüp bakınca, ki sanırım yılın hep bu zamanlarında teşekkür etmem gereken onca şeyi sıralıyorum kafamda. Küçükken o kocaman sandığım sorunlarla savaştığım sıralarda hep şikayet ederdim. Çok günlük sayfalarım vardır benim annemle babama kızdığım, öfkemi ufacık kağıtlarda biriktirdiğim. Hep beni anlamadıklarından yakınır dururdum, oysa ne güzel anlamışlar ancak şimdi biraz daha büyüyüp kendi yolumu çizince buldum. Belli bir yaşa kadar hep disiplinli tarafıyla anımsadığım annem sayesindedir bugün cümlelere bu denli anlam yükleyebilmem. Benimle bir en baştan başlamasaydı hayata, benimle bir okuyup benimle bir yazmasaydı, internet sitelerinde kompozisyon yarışmalarını araştırıp onlara katılmamı sağlamasaydı belki de bugün hala ucuz romanların ardında toz pembe…

Ne zaman bir sohbette İtalya adı geçse..

Hayatımın en güzel anısını anlatıcam bugün size. Küçücük bir kızken minicik ellerimle kazandığım en büyük başarımı haykırıcam. Beşinci sınıfın ilk dönemi. Folklör grubumuza bomba gibi bir haber düştü. İtalya’daki çocuk festivalinde ülkemizi biz temsil edicekmişiz. Düşünebiliyor musunuz? Küçücük bir kızın bedeninde bu haberin ne kadar büyük bir mutluluğa sebep olabileceğini? Aylarca uğraştık, geç saatlere kadar çalıştık. Ve yaklaşık 25 günlük uzun bir yolculuğa çıktık. Grubun en küçük üyesiyim o zamanlar, benim yaşımda bir kaç kişi daha var ama boyu en kısa olan kişi olarak sanki hepsinden daha küçükmüşüm gibi bir izlenim yaratıyorum. Öyle ufağım ki düşünün kostümümün cepkenine kadar farklı diğer üyelerden. O yaş aralığının kostümlerinin içinde kayboluyorum çünkü giyince. Sanırsınız bir kostüm kendi kendine dans ediyor, o kadar görünmüyorum. İtalya’ya vardığımız günden itibaren avuçlarımızda nazar boncuklarıyla orada bulunan tüm insanlara Türkiye’nin sıcaklığını hissettirmeye çalıştık. Sokaklarda Atabarını bağırdık, gördüğümüz herkese gülücükler saçtık. Hiç bilmediğimiz, dilini anlamadığımız başka çocuklarla oyunlar oynadık. …

TAM BEŞ YIL OLDU

İnsan sürekli yazınca kendini gözlemleme ve hayatta ne kadar ilerleme kaydettiğini görme fırsatı yakalıyormuş. Eski günlüğümü açıp okuduğum zaman hissettiklerimi bir kaç cümleye sığdırmam mümkün değil. Herkesi geride bırakıp bir deftere sığınışımı, hatta ‘eski sevgililer’ adı altında bir grup ismi yorumlayışımı.. Her şeyi yazmışım. Ne hissettiysem edebiyatın o narin süzgecinden geçirmeden, içimden geldiği gibi satırlara dökmüşüm. Öyle ki hayatıma dokunan herkes hakkında en az bir cümle var. Günlük kavramını biraz zorlamışım ilk zamanlarda, kim günde dört kez günlük yazar ki ? Tarih tarih, hatta saat saat hissettiklerimi dökmüşüm. İlk günlüğümü tamamladığımda öyle üzülmüştüm ki gözümde iki damla yaş aktığını hatırlıyorum. Bir sonraki günlüğüme başladığımda yeni bir insandım sanki. Büyümüş, olgunlaşmış bambaşka bir insan. Sürekli yazan, kendini satırlarda saklayan biriyseniz bu hisler çok tanıdık gelecektir size. Her yazıda biraz daha büyüdüğünüzü hisseder, her okuyuşunuzda bambaşka bir pencere açarsınız dünyanıza. Yeni günlüğüme başlayınca, daha ilk satırlarımda ‘edebi bir anı defteri niteliği taşımalı’…

Bir umutsuz ‘umut’ arayışı

Bazen olmak istediğimiz yerde olmadığımızdan, somut bir neden yokken yorgun hissederiz. Bazen hayat sürekli güler yüzümüze -ya da biz sorunları göremeyecek kadar mutluyuzdur- bazen de hiç gülmez, tüm somurtkanlığıyla karartır içimizi. Ardımda kocaman bir sessizlik bırakıp Çeşme’ye koşmak istiyorum. Ancak yaptığım tek şey televizyonun karşısına geçip, elime varlığını bile gözardı ettiğim günlüğümü alıp bir Beatles şarkısı mırıldanmak. Bedenimin belkide 17 yıldır ilk kez bu kadar isyan edeceği, yorgunlukta çığır açacağım geleceğimin rotasını belirleyecek olan şu aylar beni benden alıp yerden yere çarpıyo resmen. Zorlu üniversiteye hazırlık maratonunun içinde kaybolmuşken hayallerim hala aklımın en sesli alarmına sahip köşesinde. Her yeni günde ‘Bugün hayallerine ulaşan yolda ne yaptın?’ diye sorarcasına iç sesimle savaşıyorum. Bu yıl farklı olucaktı cümlesinin yükü altında bir utanmışlık seziyorum kendi içimde.. Sahi, denizede dökmüştüm isteklerimi, çokta içten yazmıştım bir bir hayallerimi. Sonra Karşıyaka’nın güzel manzarası eşliğinde yakıp külleri denize bırakmıştım.. Şimdi hala o kimselere duyuramadığım sessiz çığlıklarımla boğuşuyorum.…

Henüz 17 yaşındayım..

Hayallerle gerçekler birbirine karışır mı hiç ? Hayal diye sarıldıkların gün gelir gerçek olarak çıkar mı karşına ? Ah keşke çıksa. Umuduma umut, yalnızlığıma yeni bir dokunuş katsa. Sahi olur ya yıllarca düşlersin sonra bir anda gerçek oluvermiş. Hayal dünyam öyle uçsuz bucaksız ki.Gökyüzü gibi. Benim gökyüzüm.Sonsuz, haddi yok,sınırı yok,olabildiğine özgür.. Hep olmasını istediğim mavilikte. Müziklerim kuş olmuş, hayallerimi süslüyor.. Kitaplarım gerçek dünyama dökülen yağmur damlalarım..Filmler içimi ısıtan güneş. Gerçeklerse kara bulutlar.Öylesine can sıkan hayatımı karartan.. Daha çok gecenin karanlığında aydınlanır benim masmavi gökyüzüm.Kuşlarım insanlar derin uykudayken havalanır.. Güneşim karanlık gecelere doğar.. Aşklarım aynı yıldızın altına düşmez hiç.. Umutlarım tükenmek bilmez..Her yıkılışta ayağa kaldırır hayallerim.. Aklım düşle gerçeği ayırt edemez. Benim nefesim bana asla yetmez.. Daima daha uçuk kaçık hayallere açılır yüreğim.. Her gece, hayal dünyama açılan bir pencere.. Uykuyla kapanan, umutla açılan.. Sonsuzluklar içindeki sonsuzluğum.. Daha küçücük bir kızken arkadaşlarının aksine prenses olmayı değilde dans etmeyi, zengin olmayı değilde…

Üşüyorum. Havanın soğukluğundan değil ama hayatımın soğukluğundan..

Yorgun hissediyorum. Daha 17 yaşında çok yorgun. Normal mi bu ? İnsanlar onca yaşanmışlıklara rağmen 80-90 yaşına kadar savaşırken benim daha bu yaşta bu kadar güçsüz hissetmem normal mi ? Hani üşürsün. Isınmak için çeşitli imkanın vardır. Ama ulaşamazsın bazılarına ya da var olanı bile kullanamazsın. Her sabah erkenden sıcacık yatağını bırakıp, buz gibi soğuğa adım atmak gibi mesela. Mecbur kalırsın. Akşam o battaniyenin altına gireceğini bilsende kızarsın. Böyle bişey. Battaniyem var. Ailem var, arkadaşlarım var, beni seven bana değer veren insanlar var. Varlıkları umut oluyo hayatıma sıcaklıklarını daima hissediyorum. Ama her zaman yanımda olamıyolar işte.Onların sıcaklığını hissedemedim gün ortası var birde. Onlar evde bıraktığım battaniyem, aşkım içimi ısıtan kahvem.. Onlar varken üşümüyorum, sorunlar yok. Ama her zaman yanımda olamıyolar ki. Her daim sıcaklıklarını hissedemiyorum. Onların olmadığı battaniyesiz, kahvesiz gün arası. İşte ben tam o sıra çok üşüyorum. Bütün sorunlar kar olup yağıyo sanki üzerime. Tek başıma oluyorum. Akşam herşeyini…

”Ben seni böyle yetiştirmedim. Ben seni bu kadar güçsüz yetiştirmedim ki…”

Ah o savurduğumuz ön yargılarımız. Kimin ne yaşadığını bilmeden sorgulamalarımız.. Eskiden o kadar umrumda olur du ki. O kadar çok takardım ki insanlar hakkımda ne demiş, ne konuşmuş. Söylenilen tek bir sözü saatlerce takardım kafama. Kendimi yiyip bitirirdim. Canımı yakardı konuşulanlar, insanların yalan yanlış uydurmaları.. Hiçbişey bilmeden atıp tutmaları.. Böyle konuşulanları kafaya takıp gözyaşı döktüğüm bir gün babam ağladığımı farkedip yanına çağırmıştı beni hiç unutmuyorum. Ben onunla pek paylaşmam böyle şeyleri, baba sonuçta. Anlatmam. Aldı karşısına beni başladı konuşmaya. Ben konuması bitsede odama gidip rahat rahat ağlasam diye düşünürken kollarımdan sıkıca tuttu beni. Ne olduğunu anlamadım bile. ‘Ece !’ dedi. Yaş gözümden aktı akıcak, zaten moralim bozuk.. ‘Neden ağlıyosun?’ dedi. Korktum dedim kızıcak heralde. Babam çünkü hoşlanmaz bizim gözyaşı dökmemizden. Küçüklükten beri ağlamadan konuş der hep. Kızdı sandım. Sandıkça daha çok akıyo gözyaşlarım, durduramıyorumda… Birde içimden ‘Allahım nolur durdur. Durdur akmasın’ diye yalvarıyorum. O an babam bana hayatımda asla unutamayacağım…

Navigate