Toplumsal Meseleler

VAVEYLA

Hep başka hikayelerimiz. Anlatabildiklerimiz, ortaya dökmekten çekinip içimize sindiremediklerimiz. Endişelerimiz, başımızda yadırgamak için bile savaş verdiğimiz namus bekçilerimiz. Dekoltemizle üstümüze yük ettikleri isimlerimiz, eteğimizin boyuna göre akıllarına düşen tercihlerimiz. İlk reglimiz, ilk sevgilimiz, onlarda ‘milli olma’ egosunun karşısında çarşaftaki kanla kontrol edilen bakireliğimiz. Onu giyme adın çıkar, onunla yürüme yanlış anlar, çok eğlenme hoppa derler, kezbanlık yapma sevmezler. Üzülme yuvan yıkılmasın katlanırsın derler, aldatıldın mı kocanı nasıl başka bir kadına kaptırdın dedikodularıyla ömründen bezdirirler. Annesin, çocukların için yaşa. Kocanı ütüsüz pantolonla insan içine çıkarma. Evin tertemiz olsun, konu komşu ne der sonra. Erkek arkadaşın olamaz, yakışmaz evli bir kadına. O etekle o saatte dışarıda ne işin var zaten, yolun belli, boşuna kendini savunma. Tesettürde makyaj olmaz, komik olma. O ne öyle deneme yanılma, kaç tane sevgilin oldu saçmalama. Sus, sevgisizliği görmezden gel. Saygısızlık değil, kıskanıyorum derler. Yalnız başına çıkma, arandığını zannederler. Seni değil vücudunu tanımak isterler. Onlarda ihtiyaç, sendeki namusa…

#HepimizGezideydik

Baktın bu başlığa. Belki Facebook’ta paylaştığım gönderiye, belki instagram profilimdeki linke, belki de attığım tweete tıkladın. İşte buradasın. Sessiz, konuşulmayan, suçlanan, yargılanan hatta belki evinde oturmuş çayını yudumlarken ‘vatan haini’ damgasına maruz bırakılmış olmanı sağlayan bu başlığın altında. Şimdi sen bu başlıkla bu yazıya bakınca alçak, çapulcu ve vatan haini olarak canlandırdıysan beni gözünde lütfen okuma. Çünkü senin etiketlerin benim ise fikirlerim olduğu sürece biz bu cümlelerden taşarız, birbirimizi kırarız .Ya da gözünde bir anda devrimci, direnişçi ve cesaretli olduysam sen yine yazdıklarımı okuma. Çünkü nasıl yorumladığımı bilmeden, içeriğimi görmeden bir isim, bir paragrafla, Gezi hakkında fikirlerim konusunda yargıların oluştuysa bizim paylaşacaklarımız yine sorun teşkil edecektir. Bil ki etiketin iyisi ya da kötüsü yoktur, inan bana. Ama sen bu başlığa bakınca ‘Acaba bu konu hakkında ne düşünüyor?’ dediysen ve belkide, bildiklerinin ışığında benim gözümden de görmek istediysen devam et. Çünkü bu yazı tamda sana, seninle paylaşmak istediğim fikirlerim adına yazıldı.…

Reza Zarrab : Tanık mı, sanık mı?

Ne oldu şimdi? Rüşvet, kara para aklama, tutuklanma, serbest bırakılma, yolsuzluk iddialarının yalanlanması, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın yardımları, Zafer Çağlayan ve Süleyman Aslan’dan tutunda devlette kim var kim yoksa tüm hükümete rüşvet itirafları. Oturup izleyelim hadi, sokağa çıkıp sorsak bu adam çoğu kişinin hafızasında ‘Ebru Gündeş’in kocası’ olmaktan ileri bir sıfatla canlanmıyor. Yolsuzlukla sallanan itibarı, bugün kendisini sanık olarak tanımlayan Türkiye’ye rağmen tanık olarak nitelendiren ABD’nin bu olayların içindeki varlığı.. Saatlerce dinleseniz ne dönen paraların miktarına ne de milletvekili diye meclise soktuğumuz insanların kendi kasalarını doldurmak için yaptığı ahlaksızlara akıl sır erdiremezsiniz. Çok değil 15 sene kadar önceye gidelim hadi. Bir parti, iktidara yükseldi. Hep aynı anlatılar, hep aynı açıklamalarla ‘din’ üzerinden yapılan propagandalarla ‘baş örtülü kardeşlerim’ sloganlarıyla iktidar partinin sahip olabileceği tüm güçleri avucunun içine aldı, bu daha başlangıçtı. Şimdilerde gündemden düşürmediğimiz FETÖ ‘den konuşalım biraz. Bir zamanların ana para kaynağı, iktidara ortakken çıkarlar ters düşünce…

Sosyal Medya Psikolojisi: Banu Berberoğlu

Son zamanlarda sıkça sosyal medyada ‘Banu Berberoğlu’ videolarına denk gelmişsinizdir. Çektiği vlog videolar ile birlikte, bir yıldır faaliyet gösteren bir youtuber. Aslında buraya kadar her şey o kadar normal ki, Trabzon’dan bir kız çıkıyor ve video çekip kanalına yükleyerek kendini mutlu hissediyor. Ancak gelin görün ki, twitterda videoların keşfedilip alıntılanması ile birlikte gelen yorumlar o kadar acımasız ki bu kin, bu nefret neden diye soruyorsunuz kendi kendinize. Kendi halinde video çekerek kanalında paylaşan bir kıza, sevgilisiyle birlikte çektiği videolar aracılığıyla o kadar çok yüklendiler ki, eleştiriler, dalga geçmeler bir anda o kadar çok yayıldı ki oturup bu nefretin ortaya çıkış sebeplerine dair görüşlerimi paylaşmak istedim. Youtube, profesyonelliğin ve içerik üretiminin o kadar yoğun yenilendiği bir platform ki, maalesef ‘düşünce özgürlüğü’ kavramının insanlara hakaret etmemize de müsade ettiğine inanarak hareket etmeye başladık. Olay çok basit, Banu Berberoğlu kendi dünyasını anlattığı videolarıyla bu platformda var olmaya devam ederken bir anda ‘trol’ konusunda…

Dünya Çocuk Hakları Günü’nde Sayılarla ‘Türkiye’de Çocuk İstismarı’

Bugün 20 Kasım, günlerden Pazartesi. Tarihe ‘Dünya Çocuk Hakları Günü’ olarak kaydettiğimiz ama maalesef ne anlama geldiğini bile hatırlamadığımız önemli günlerden biri. ‘Ayla’ filmini izleyenleriniz olmuştur. Ben filmi iki kez izleme şansına sahip oldum. Tüm koltuklar dolu, herkes salya sümük ağlıyor. Film müziğinin yansıyan sessizliğinde burun çeken insanlarla dolu bir salon. Doğru, film çok etkileyici. İnsanda derin izler bırakıyor. Ama oturup düşününce, dışarda daha büyük izlerle hayatta kalma mücadelesi veren binlerce çocuk varken, bir filme ağlayıp gözyaşı dökmemiz ne kadar samimi, bilemiyorum. Çocuklar masumiyetin simgesi, bu ülkenin kapısı savaştan kaçan onlarca çocuğa açıldığından beri hangimiz sokakta gördüğümüz çocukların masum olduklarına inanıyoruz ki? Koskoca insanlar, rahatsız oluyoruz onlardan. Çünkü savaş, yaşam koşulları ve beraberinde getirdiği psikolojik rahatsızlıklar onların masumiyetini hayata karşı ayakta durma zorunluluğuna dönüştürmüş. Herkes farklı büyüyor, her çocuk farklı yetişiyor. Maalesef eşitlik çocuklar için küçücük bedenlerinde kavrayamayacakları kadar zor bir kavram. Bir başkasının elindeki oyuncağa bakmak, onu istemek, arzulamak…

‘Evet’ ve ‘Hayır’

Malum bir referandum sürecindeyiz. Meydanlar, televizyonlar, internet, gazeteler her biri ‘Evet’ ve ‘Hayır’ savaşının birer oyuncağı. Şöyle bir düşünün, hangi medya yayınına güveniyorsunuz? Bugün bir haber izlerken, siyasi bir eleştiri dinlerken, bir gazete haberi okurken tarafsızlık ilkesinin çiğnenmediğini düşünüyor musunuz? Baktığınız her yer siyasi partilerin reklamlarıyla dolu.Gökyüzünü kapatan bayraklar, son ses açılmış seçim müzikleri, doğru kararın kendi düşünceleri olduğuna sizi ikna etmeye çalışan parti görevlileri. Ne kadarı etkiliyor düşüncelerinizi? Şahsen ben bugün bir partinin seçim müziği çok güzel diye vereceğim kararı değiştirmem yada kafamda belli bir düşünce varken bir parti görevlisinin beni durdurup ikna etmesine müsaade etmem. Ne yazık ki toplumun büyük bir kısmı bugün ne için ‘Evet’ ve ne için ‘Hayır’ dediğinin farkında bile değil. Oylamasını yapacağımız sistemin getirdikleri ve götürdüklerini tam olarak bilmeden, anlamadan sandık başında oy kullanmanın bu ülkeye yarardan çok zararı var. Bugün bu yazıda yargılanan şey ‘Evet’ veya ‘Hayır’ diyenler değil. Bugün üzerine düşünmemiz gereken,…

Bir Çocuğun Çıkaramadığı Ses Olmak Zorundayız!

Nasıl başlayacağımı bilemediğim nadir yazılarımdan biri. Söze girdiğim noktada kuracağım cümlelerden değil belki ama farkedeceklerimden korkuyorum. Dün gece gündeme bomba gibi düşen o yasa tasarısı hakkında elbette bu yazı.  Herkes kadar bende çekiniyorum elbet, malum günümüz Türkiyesi düşünceleri yazmayı bırakın sesli olarak dile getirmek için bile oldukça tehlikeli. Altı adam, ellerinizle -ellerinizle diyorum çünkü bu iğrenç insanları o meclise taşıyan sizlersiniz-meclise soktuğunuz, Hiçbir olay için bu kadar çabalamayan altı milletvekili gecenin bir vakti bir yasa tasarısı götürüyor meclise. ‘İstismara uğrayan mağdur, failiyle evlensin’ diyorlar. Güç bela kaldırılan çocuk yaşta ki evlilik bir anda gündeme tekrar geliyor, lakin bu kez istismarı yapan alçaklar affedilip sözde ailesinin başına dönüyor. Olacak şey mi Allah Aşkına? Vicdana, umuda, demokrasiye her şeyi geçtim bekçiliğini yaptığınız ahlaka sığar mı? İyi niyetle yola çıkmışlar sözde, bunun neresi iyi niyet? Küçüğün rızası diyor Adalet Bakanı. Benim ülkemin adaletini koruyan adam utanmadan ‘küçük’ ve ‘rıza’ kelimelerini aynı anda kullanıyor.…

Sessiz Yığınların Sesi Olmak

Habercilik ne yolla olursa olsun hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Okumayı sevmeyen milletimiz için haber metinleri gün geçtikçe kısalsa da yeni güne uyanmamızla birlikte kendimizi dünyadaki sosyal, siyasi ve ticari değişimlerin yankılanan seslerine bırakıyoruz. Hayat bir süreç, bir akvaryumun içerisine bırakılmış gibi dünyada yaşamaya mahkum edilmiş insanlarda nefes almaya devam ederken karanlık çağdan bu yana bir çok şeyi değiştirdiler yaşamlarında. Ekonomi, siyaset, sosyal çevre, sağlık derken yaşam alanlarımızda ve çevremizde yaptığımız, yaşadığımız değişimler birilerini haberci olmaya ve gelişmeleri insanlara duyurmaya itti. Elbette her seyi bilme arzumuz çaba sarfetme tembelliğimizle harmanlanınca günümüzde ortaya bir paragraftan oluşan haber yazıları ve yerini magazine bırakan gazete sayfaları çıktı. Öyle ya kendini binanın tepesinden atmaya çalışan teyzeden tutun, Kim Kardashian’ın dün gece yapılan galada giydiği dekolteli elbise bile haber niteliği taşıyor artık. Oysa gazetecilik ellerinde yaşadıklarını medyayla paylaşamayan, seslerini toplumlara duyuramayan, ezilen, çaresiz hiseden kesimlerin haklılıklarını dünyaya bağırabilecekleri bir meslek olarak ortaya çıkmıştı.  Günümüzde yapılan…

Kendi kıyametimizi yeryüzüne kendimiz taşıdık

Baskın bir toplumuz biz. Sorunlarla savaşmaktan bıkmış, onları yok saymayı tercih eden yada vicdani duygularını körleştirmek için çaba harcamış ve sonunda her şeyi normal olarak algılamış, tembelleşmiş bir milletiz.  Terörün göbeğinde, sorunların merkezinde hem iç hemde dış mücadelelerde her yeni güne yeni bir gelişmeyle uyanan bu milletin kökeninin aksine artık çabaların sonuç vermediğine inandığı kanaatindeyim. Birey olarak inanmayı, savaşmayı bıraktık mı bilemem ama toplum olarak vazgeçtiğimiz aşikar. Artık bu tükenişin tam ortasında yanımızda patlayan bombalara belki iki adım ötemizde şiddete maruz kalan canlara kulak tıkamak, çığlıkları yok saymak başımıza kıyametten önce gelebilecek en büyük yıkım zaten.  Gündeme şöyle bir göz atmaya kalksak, bir sabah kahvaltısında ilk günaydını televizyonun başında alsak, bir patlama haberini duysak atacağımız , bizce (!) doğru olan tek adım sosyal medyada başkalarının görüşlerine onay vermek olur sanırsam. Tarihin derinliklerinde Osmanlı’nın son devrinde baskının getirdiği geriliklere dayanamayan onlarca yenilikçi düşünce insanını başka ülkelerin ellerine göndermişken bugün yine aynı…

Özgür Kalemimize Kelepçe Vurdular

Tarihte bugün, Nazım Hikmet Ran vatan hainliğinden tutuklandı. Yıllar geçti, değişen bir şey yok. Bugün yine sosyal medya elimizde, gazeteler evimizin bir köşesinde ‘Tutuklandık’ diye haykıran gazetecilerin kalemlerinden dökülen kelimelerde özgürlüğümüzün nasıl boğulduğunu okuyoruz. Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasının ardından ülkenin sürüklendiği kaosda gazetecilik okuyan bir öğrenci olarak nefes alamaz olduğumu hissettim. Bugün kızdık, çok kızdık. Canımız yandı, bağırdık. Basın özgürdür, sansürlenemez diyen Anayasa’nın ne derece üstün olduğunu kendi gözlerimizle gördük.Bir tarafta   televizyondan ülkesinin gazetecisine tehtidler savuran bir cumhurbaşkanı, diğer tarafta işini yaptığı için tutuklanan bir gazeteci. Acelece karalanmış satırlarda ‘Çok iyiyim. Çok güçlü hissediyorum kendimi. Çünkü her zaman yaptığım işi yaptım. Bilgisayarın karşısına geçtim, haberi yazdım, manşet oldu. Şimdi bu nedenle ağır suçlamalarla tutukluyum.’ diyor. Ne acı, sadece işini yapanlar özgürlüğün ardından koşan gazeteciler, avukatlar, bürokratlar parmaklıklar ardında bu ülkede. Zincirlenmiş, satın alınmış kalemler doğru sayılıyor. Tutuklanma olayının ardından -ki bizim için yeni bir şey değil- ‘Şarkı…

Navigate