biraz edebiyat

Ruhuma İşleyen Şiirler | Arşiv

‘Altı Çizili Cümleler’ sonsuzluğa doğru uzayıp giderken, bir de şiir arşivi tutmanın yararı var diye düşünüyorum. Şiir benim hislerimde, herkes de farklı duygular uyandıran, her satırında başka bir anı taşıyan, manasını anlamak için yaşanmışlıklara sahip olmak gereken çok başka bir sanat. Kitaplar bu özellikleri bir nebze taşısa bile şiirler hayatımızın farklı zaman dilimlerinde başka anlamlar yükleyebileceğimiz kelime senfonileri bana göre. Aşk’a dair bir şiir bundan seneler önce okuduğum zaman bana çok daha hafif anlamlar aşılarken bugün okuduğumda bambaşka bir duygu yansımasına neden oluyorsa, bu teori kanıtlamaya çok ihtiyaç duyulmadan onaylanabilir herhalde. Zaman içinde, biz değiştikçe, büyüdükçe belli ki okuduğumuz satırların etkisi de içimizden eksiliyor ya da tam tersi, artıyor. Bu nedenle bu yazı, tıpkı yakın bir zamanda sizlerle buluşacak ‘Altı Çizili Cümleler’ yazım gibi sonsuzluğa giden bir arşiv niteliğinde. Satırlar bana dokundukça, ruhuma işleyen şiirleri keşfettikçe bu yazıya eklemeler yapacağım. Hep güncel tutacağım bu arşiv için, sizin de ruhunuza işleyen,…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e

Ben bir adam sevdim. Ömrüm boyunca görebileceğim, yüreğime yar edebileceğim tüm adamlardan daha başka bir aşkla, bambaşka bir tutkuyla. Hiç görmeden, mesela sabah uyandığında güne nasıl başladığını bilemeden, en sevdiği kitabı okurken yüz ifadelerine anlam yükleyemeden, sinirlenince ne tepki verdiğini hiç bilemeden, yüreğimin en derininde, bambaşka bir sevgiyle, varlığını, fikirlerini, cesaretini ve bu dünyaya kattıklarını sevdim. Anılarımda siluetini hiç görmedim ama kendimden bile fazla onun yüzünü ezbere bilirim. Onu anlamayı, onunla yaşamayı ve fikirlerini daima yaşatmayı her zaman borç bildim. Bu 10 Kasım’da ona bir mektup göndermek istedim. Hiç okuyamayacak ama, biz ona kocaman teşekkürler sıralıyoruz her satırda. Belki duyar umuduyla… Paşam, Çok özledik. Öyle sözde özlemek değil ama, yüreğimiz boğulurcasına, içimizde ateşler yanarcasına özledik. Mavi önlük, bembeyaz çoraplar, ilk harçlıklar, ilk kalem tutuşlar.. Hep senin adını, senin yaptıklarını yazdırdılar. Kızgın mısın bize diye merak etmiyor değilim, önümüzü aydınlattığın, bize ‘Ey Türk Gençliği!’ diye bağırdığın yüreğimizi titreten hitabede ne dediysen, ne yol gösterdiysen…

Ah be Sabahattin Ali

‘İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için, bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercik ediyorlar.’ Yürekleri dev insanlarla rastlaşırız bazen. Sabahattin Ali’yi bilirsiniz. Bilirsiniz diyorum çünkü henüz o kelimeleri dans ettiren adamın kitaplarında yok olmadıysanız hayatta biraz eksiksiniz demektir. Ben Kürk Mantolu Madonna ile birlikte hayatıma soktum bu adamı. Çok kızdım kendime, çok geç kalınmış bir karar olmuş. Bir kitap, bir sohbet, bir insan aşka hatta hayata bile bakış açınızı değiştirebilir. İnanın iki paragraflık bir yazıyla bile kendinizi büyülenmiş hissedebilirsiniz. O Haydarpaşa’da trenin ardından el sallayan kalbi kırık aşıklardan sonra devirle birlikte aşkı da farklı bir çerçeveye soktuk. Kolaylaşan her şey gibi, yitirmeye yüz tuttuğumuz değerleri basitleştirdik. Ucuzlaştırıp, edebi değeri olmayan satırlarda sakladık. Kendimle bile kavga etmişimdir bu yüzden. Ben bir link altında yaşattığım şu blogta bile ona değinmemeliyim aslında. Koskoca okyanusta küçük bir balığım, ne haddime en…

Patrick Süskınd’ın KOKU romanı üzerine..

BİR CANİNİN HİKAYESİ.. İki gün önce okumaya başladığım bu güzel roman hakkındaki düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim.   Romana konu olan olay 18. yy’da Fransa’da geçiyor. Jean-Baptiste Grenouille tüm insancıl duyumlardan ve duygulardan yoksun, yalnızca kokulara karşı görülmedik ölçüde duyarlı, istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten çekinmeyen bir katildir.   Evet kitaba ilk başladığımda koku için cinayet mi işlenir ? şeklinde eleştiri yapmıştım. Ancak ilk 50 sayfadan sonra yazar sizi kitabın içine öyle bir çekiyor ki kalkıp insanları öldürüp kokularından parfüm yapasınız geliyor. Gülmeyin, ciddiyim.  Grenouille daha bebek yaştayken süt anneler tarafından Pariste büyütülüyor. Ama onu alan her süt anne iki gün sonra geri getiriyor. Diyorlar ki ‘Bebekler masumdur, kokularıda öyle. Ama bu bebek kokmuyor. Bu bebek şeytanın yavrusudur’.Şeytanın yavrusu fazla mı abartı bilmem ama Grenouillenin kötülüğü temsil ettiği bir gerçek. Yazar öyle farklı tanıtmış ki Paris’i, hani şu bildiğimiz, aşıklar şehri olan Paristen eser yok. Pis kokuların hakim olduğu, hastalıkların…

Navigate