Gökyüzümde Hayal Kırıklığı

Beklentilerimiz sınırsız, hayallerimiz uçsuz bucaksız.. Öyle öğrettiler çünkü bize, öyle gösterdiler. Gerçekten uzak kurmaca dünyalarda düşlere dalarak masallarla büyüttüler. İzlediğimiz dizilerde fakir diye tasvir ettikleri karakterleri müstakil iki katlı evlerin içinde gösterdiler. Acı yalnızca aşktan doğarmış gibi ayrılığa gözyaşı döken kadınlarla çevrelediler etrafımızı. Daima üç kişilik hikayeleri serdiler önümüze, güzel, saf, paraya asla önem vermeyen bir kadının peşinde koşan iki tane yakışıklı adamla doldurdular akşamlarımızı. Kötüyü hep kötü, iyiyi başına gelen onca şeye rağmen cennete ayak basacak nitelikte betimlediler.

Kötü karakterlere hep bir sebep verdiler geçmişlerinde, yaşadıklarının sonucu öyle davrandığını izleyen seyirci anlasın da, hikaye sağlam temeller üzerine kurulsun diye. İyi karakter sanki hiç kötü olmaya sebebi olmamış gibi, yaşadığı her şeye rağmen melekler misali dolanırken etrafta, daima onu her zorluktan çekip çıkaran,gözü kara, cebi dolu baş rollere yer verdiler. Masallarda zaten iyiler hep kazandı, kötüler sonunda cezasını bulup akıllandı. Romanların temelinde her zaman karmaşık aşklar vardı, acı çektiren, düşündüren ama daima hiç görmeden kafamızda canlandırıp, mükemmelleştirdiğimiz kadınlar ya da adamlar yarattılar. Sınıflandırdılar. Dramın içerisinde komedi, aşkın içerisinde korku hiç yokmuş gibi her şeyi birbirinden ayırarak gerçek hayattan soyutlayıp önümüze koydular.

Bu yüzden, büyürken sandık ki bir gün çok paraya ihtiyacımız olursa yakışıklı, zengin adamın biri dünyayı ayaklarımız altına serecek ve biz gururumuzdan istemeyip onu kendimize aşık edeceğiz. Ya da kadınları etrafımızda döndürecek kadar başarılı, holding sahibi biri olup, geçmişte bize sırtını dönen herkesten intikam alacak kıvama geleceğiz. Fakirliğimiz bile İstanbul’un ortasında müstakil, bahçeli bir evde yıldızları seyredip dertlenecek düzeyde olacak. Aşk zaten her yerde karmaşık ama sandık ki duygusal bir şarkı klibi bitene kadar ağlanacak, ertesi gün kalbimizi kıran pişman olup kapımıza dayanacak. Zıtlıklar, düşmanlıklar, pişmanlıklar arasında izleyerek, okuyarak, bunalarak büyüyünce gerçekle karşılaşmak biraz yıkım olacak diye düşünmemiş belli ki kimse.

Hayatımın bu dönemi kendimi, çevremi, bilincimi sorgulamakla geçiyor. Nefret ettiğim her şeye sırt dönerim sandığım zamanlardan, politik gülümsemelere uzanan bir büyüme telaşının ortasında gibiyim. Tam 4 sene önce bu bloga bir yazı yazmıştım. İzmir’den ayrılmadan önce son gecemde. 4 sene boyunca o satırlara hiç dokunmadım, bir kez bile okumadım. Bilinçli ya da kasti değil, bir türlü denk gelmedi. Geçenlerde, sabah saatlerinde blogta yazdığım eski yazılara göz gezdirirken denk geldim. Beni yakından tanıyan herkes duygusallığımı iyi bilir. Hocalarımdan biri zamanında kendimi yazılarımda bu kadar iyi ifade edebilmemin fazla duygusal olduğumla bağlantısı olabileceğini söylemişti. Yoğun hisseden, yoğun yazarmış. İşte ben öyle, fazla uç noktalarda hissediyorum duyguları. Sinirim göz yaşına, mutluluğum içimde fırtınalar koparacak bir noktaya erişiyor. Bunları söylüyorum ki biraz sonra okuyacağınız satırlarda beni az da olsa anlayabilme şansınız olsun.

Yazı çok basit, aslına bakarsanız seneler öncesinin, yazım hatalarıyla dolu belki anlamı bende değer yaratmasa arşive kaldırdıklarım arasında yer alabilecek seviyede aslında. Basit, sıradan, fazla popüler kültür ve o zamanın ergenliğinin duygularını yansıtan.. Ama ben okurken içimden bir şeyin koptuğunu hissederek donup kaldım ekranın başında. Bir anda hıçkıra hıçkıra ağladım, sanki daha önce hiç böyle hissetmemişim gibi bir korkuyla. 4 sene önce o satırları yazarken hissettiklerime döndüm. Telaşıma, heyecanıma, geleceğe dair olan umuduma. Ben o zaman sandım ki her şey izlettikleri, okuttukları kurgular misali olacak. Kazanmıştım işte okuyacaktım. İşimi kuracak, hayallerimdeki arabayı alacak, içime dert olan ne varsa bir kenarı bırakacaktım.

Acı bir gülümseme bırakıyorum bu satırlara. Çünkü umutla ayrıldığım o şehirden, heyecanla geldiğim bu şehirde gerçek neymiş onu öğrendim. İnsanların para kazanmak için karın tokluğuna gösterdikleri çabayı, özel sektör denilen lanet organizmanın içinde birbirinin ayağını kaydırmak için fırsat kollayan insanlar barındırdığını, oy pusulasında ismi yazan her siyasetçinin kendi çıkarları uğruna her türlü pisliğe karıştığını anladım. Medya ne kadar büyük bir hayaldi benim için o yazıyı yazarken. Geleceğin sosyal medyasına yön verecek eğitimi tamamlayıp, değişen dünyaya hedef kitlenin karşısından bakacaktım. Şimdi iğreniyorum her zerresinden. Küçük algı oyunlarından, önünü alamadıkları yandaşlıktan midem bulanıyor. İlk kez özgürce yazıp, insanlara düşüncelerimi aktarırım sanmıştım. Ünvanım bir gazetede editör iken, her şeyin paraya bağlı piyasa olduğundan bir haber gazeteciliğe saygıyla bakardım. İçine girince, bırakın yazmayı, çevirdikleri oyunlara dayanamayacak kadar bunalıp koşarak uzaklaştım. Bir değil, iki değil, hepsinin aynı olduğunu anladığımda umudumu bir kenarı bıraktım. Ailemin kanatları altından çıkınca, insanları gerçekten tanıdım. Parça parça umut kopardılar benden. Tacizler, tecavüzler, hayvan cinayetleri.. İçimden o gün o satırlara yazdığım her şeyi söküp aldılar. Parayı gördüm, neden daha önemli olduğunu. İnsanları nasıl bu kadar değiştirdiğini, herkesten yüksek kıymetinin sebeplerini. Aşkın içinde nefrette varmış, ikisini bir kontrol etmek lazımmış. İyi her zaman iyi, kötü daima kötü değilmiş. Kötü de iyinin, iyi de kötünün varlığını kavradım. İnsanın kendiyle hesaplaşmasını, hataların ardından gelen vicdan azabını ve yaşamak için verilen çabayı anladım. Böyle büyüdüm, galiba böyle büyünürmüş zaten. Umudundan kopan parçalarla, gerçeklik görünürmüş. Verdiğin oyun bile geçersiz olduğu bir şehirde 4 sene önce yazdığım yazıyı okuyunca hıçkırıklara boğulacak kadar çok şey gördüm. 

Belli, daha görecek, yaşayacak çok şey var.
Daha çok büyüyeceğim. 
Şöyle demiştim ; Bir seçim yaptım, her gece yanlış olmasın diye dua ettiğim. Asla pişman değilim. Gerçekten nasıl bir noktada olduğumuzu, nereye savrulduğumuzu genç yaşımda öğrendim. Bu yüzden 4 sene önce masum bir heyecan ve umutla bakılan bir geleceğe dair iki satır okuduğumda içim acıyor. Keşke böyle büyümek zorunda kalmasaydık. Ya da kurguladıkları saçma sapan hikayeler yerine gerçekleri izleyip, karşılaşacağımız hayal kırıklıklarına kendimizi hazırlasaydık.

Her şey çok güzel olacak umudu, ne kadar büyürsek büyüyelim içimizde daima var. Ama ne yazık ki karşısında kural tanımadan umudu boğanlardan koca bir ordu var. Kaygılarda işin içine eklenince artık her şey çok güzel olsa bile, gerçekten bütünüyle her şey çok güzel olamayacak. 
Bu da benim gökyüzümde ki hayal kırıklığı.

İzmir’de son gece
Veda etmenin en zor olduğu şehirden gidiyorum ben şimdi.
Dostlarımı, ailemi geride bırakıp kendi ayaklarımın üstünde durmaya gidiyorum. Çok insan uğurladım bu şehirden. Arkasından eksilen dostluklara sıkı sıkı tutunup, çoğu koltuğu boş bıraktım. Hep kalana daha zor derdim.
Başıma geleceğinden bi haber.. Gidene zormuş.
Dönüp gitmek, emek verdiğin onca şeye sırtını dönmek çok zormuş.
 Bir seçim yaptım, her gece yanlış olmasın diye dua ettiğim, yapayalnız devam ettiğim bir seçim. Bir şeyler yapabilmek adına, gözlerimi kapattığımda rüyalarımı süsleyen hayat adına. 
Bu şehir benim geçmişim, İstanbul geleceğim. Emin adımlarla yürümek istiyorum. Düşe kalka doğruyu yanlışı yeni hayatımda öğrenmek istiyorum. 
Sırtımda geçmişin kamburuyla çıkamam bu uzun yola. 
Bütün üzüntülerimi denize bırakıyorum.
Çok şey öğrenmişim aslında, büyümüşüm ama çocuk kalmak için çabalıyormuşum gibi. Mesela artık rakı içebiliyormuşum, efkarlanabiliyormuşum, Zeybeği her dansın üzerinde tutuyormuşum. Tam bir İzmir kadını olmuşum gibi. 
Kalbimin ilk kırgınlığını, ilk dost kazığımı, başarısızlıklarımı, yorgunluklarımı, kendimi affetmişim gibi. 
Ben her şeyi affettim bugün, bu şehire dair ne varsa aklımda da kalbimde de güzel ettim. Sende affet İzmir, yeni umutlar için seni bile terk ettim! 

Yorum Yazın

Navigate
%d blogcu bunu beğendi: