Bir çift mavi gözün ışığında 100. yıl

Şu an inanılmaz hazırım bu yazıya. Arkaya bir milli marş listesi açtım, elime Türk bayrağı alıp sokaklara dökülecek, avazım çıktığı kadar bağıracak milliyetçiliği hissediyorum içimde. Bu milletin, bu tarihin bir parçası olmanın en güzel yanı bu bence, öyle yalandan, samimiyetsiz bir birliktelik değil bizim yaşadığımız. Tamam farklılıklarımız var, görüş ayrılıklarımız aşikar. Belki ırkımız, şivemiz, kültürümüz, yetiştirilme tarzımız, her şeyimiz bir diğerimizden başka. Ama bir noktada, o bayrağın altında öyle güzel tek yumruk oluyoruz ki insan ‘Ne mutlu Türk’üm diyene‘ sözünü ciğerlerine dolan nefeste, damarlarında dolaşan kanda bile hissediyor. Farklı olan her yanımızı yok eden bir güç, temeli tam 100 yıl önce bugün atılan, sönmeyen bir ateş söz ettiğimiz.

Gözümü kapatıp hissetmeye çalışıyorum. Hani bir düşününce, şimdi küresel bir krizin eşiğinde bile ne kadar yorgun, ne kadar umutsuz kalıyoruz yaşadığımız zorluklar karşısında. Peki ya o zaman? Tükenmiş bir millet, yıkılmış bir imparatorluk var ortada. O enkazın içinden bir adam çıkıyor ve daha önce egemenlik ne demek bilmeyen bir topluma özgürlüğe giden yolda ışık tutuyor. Başka bir yol daha var, yönetilmek değil adı, yönetmek. Sesi kısılana, Anadolu’nun her köşesi bunu duyana, anlayana kadar hiç bıkmadan bağırıyor. Ben, kendimi bildim bileli Atatürk’ün hayatını okurken hep aynı noktada takılıp kalıyorum. Askerliği bu kadar seven, devleti ve milleti için cephede canını ortaya koyan bir adamın, görev emriyle Samsun’a doğru yola koyulması, umudun en büyük adımı. O çok sevdiği üniformasından, ‘Türk ulusu bağımsızlığını istemekte haklıdır’ diyerek vazgeçişi, padişaha karşı gelişi, istifasını verdikten sonra üniformayı çıkararak, yoluna sivil olarak devam etmesi. Seneler sonra o günü anlatırken şunları söylüyor ‘Ben Samsun’u ve Samsun halkını gördüğüm zaman memlekete ve millete ait bütün tasavvurlarımın, kararlarımın yerine getirilebilir olduğuna bir defa daha kuvvetle inanmıştım. Samsunluların hal ve durumlarında gördüğüm, gözlerinden okuduğum vatanseverlik, fedakarlık, ümit ve tasavvurlarımı müspet bir inanca götürmeye yeterli olmuştu’ 

Bence askeri unvanlarından arındığında, kendi baş kaldırışını o üniformayı çıkararak yaptığında doğdu her şey. Hep böyle düşündüm, hep böyle hissettim, buna inandım. Samsun, onun inancına bir kıvılcım, milli mücadeleye büyük bir umut oldu. O yüzden doğduğu günü hep 19 Mayıs olarak gördü, böyle olduğunu söyledi. Ama asıl egemenlik, yeniden doğuşun en güçlü adımı tam 100 yıl önce bugün, 23 Nisan 1920’de Ankara’da atıldı.

Ulusal Egemenliğin 100. Yılı  : TBMM 

Tarihimizde üzerinde padişahın etki ve yetkisi bulunmayan ilk meclis, topraklarımızı masa başında keyifle bölüşen tüm milletlere ‘Biz hala buradayız, başaramayacaksınız’ diyen, egemenliği ‘kayıtsız ve şartsız’ millete veren bir cumhuriyet meclisi. Devletin isminin ilk kez ‘Türkiye’ olarak belirtildiği gün. 1400 yılın ardından ‘Türk’ isminin resmi olarak ilk kez kullanılması, o kadar imkansızlığın içinde toplanan bir meclisin bütün iktidarı kendi elinde tutma savaşı. Cephe elbette zordu ama içerideki, zihinlerdeki savaş daha yoğun, aşılması daha zor bir engeldi bana göre. 100 yıl önce bugün, bunu başardılar. Bir Cuma günü, cuma namazı sonrası dualarla açılan bir meclis söz ettiğimiz. Adı, anlamı, bağımsızlık için mücadele eden herkese ilk kez bu kadar büyük bir direniş imkanı sundu. Karşısında hem işgalciler hem de onlarla taht başında iş birliği yapan, Osmanlı’dan arta kalan, çıkarlar uğruna yok sayılan bir devlet vardı. O gün, atılan o adım, Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışmasız en güçlü temelidir. Ve her ne kadar bugün, kabul görülürken çeşitli karşıt görüşlere sebep olsa da, bu devletin temeli, haklarında padişahın mühürlü idam kararı çıkarttığı, bir çift mavi gözün ışığında korkusuzca savaşan bir grup insan tarafından atıldı.

Bir gün ulusu sizin gibi beni anlamış gençliğe bırakacağımdan çok memnun ve mesudum. – Mustafa Kemal Atatürk

Egemenliğimizi ilan ettiğimiz o günden bu zamana, içimizde değişmeyen tek şey, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığında milletin gözlerinde gördüğü, inancına umut olan o vatanseverliğin içimizi coşturan ateşi. Daha sonra Ulu Önder’in çocuklara armağan ettiği bu bayram, içimizde hiç sönmeyecek olan her şeye sahip çıkacağımız, üzerinden geçen 100 seneye rağmen, o gün, Ankara’da, o insanların içindeki ateşi hatırlayacağımız bir gün. Küçücük mavi bir önlüğün içinde, okul mikrafonunda okuyacağın bir 23 Nisan şiiri için ruhunda yeşeren heyecanı düşün. Korkusuzca, herkesin önünde, anlamını bilerek, hissederek, yaşayarak, sesin kısılana kadar söylediğin o şarkılar. Onlar, çocukluğumuzda hissettiğimiz, kendi içimizde milliyetçiliğin temelini attığımız en güzel anlar.

100 yıl oldu. Bugün her yerde bu bayrak en şanlı haliyle dalgalanıyorsa bunu, o gün, o cesareti gösteren insanlara borçluyuz. Uğruna bir can verdikten sonra, o bayrağa bakmak, başka bir anlam kazanıyor içinizde. O yüzden çocuklar, onlara armağan edilen bu bayramda, bırakın içlerinde yeşertsinler her duyguyu. Her yer bayrak dolsun, herkes saygı duysun. Hala birileri bu vatan için can veriyorken, ben içimdeki acıyı hala ilk gün gibi yaşıyorken, bırakın onlar Atatürk ile büyüsün. Anlatın, öğretin. Gelecek onların, eğer öğrenirlerse, eğer her şeyi bilirlerse, bayrağa baktıklarında bir bez parçasından çok daha fazlasını görürler.

Küçücük bedenlerinde, kendilerinden büyük duygularla geleceğe umutla bakan, Atatürk’ün düşünceleri ışığında büyüyen tüm çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve sürdürecek sizsiniz. – Mustafa Kemal Atatürk

Yorum Yazın

Navigate