Yazılamayanları Yazma İsteği

Bazen böyle deli gibi yazmak istiyorum.
Tam anlamıyla sokak ağzıyla, ne var ne yoksa sayıp dökmek, isim vererek yaşadıklarımı olduğu gibi aktarmaya hasret kalıyorum.
Pucca’nın daha sadece blogger olduğu, olan biteni takma isimlerle yazdığı zamanlardan bu yana başına gelenleri tüm yanlışlarına ve baskıcı bir topluma rağmen olduğu gibi kaleme alan bir sürü bloggerla karşılaştım. Özel hayatlarını korkusuzca yansıtıyorlar ya satırlarına bazen gerçekten imreniyorum. Cesaret işi çünkü. Kim ne söyler diye düşünmeden, olduğu gibi her şeyi internet gibi kabus bahçesi bir ortamda yayınlamak baya deli işi. Günlükler öyle değil mesela küfür ede ede içinden geldiği gibi her şeyi yazabiliyorsun. Hani sadece kendine sakladığın sırların, kimsenin bilmediği hiç olmamış saydığın anıların ya da sadece sana özel, seninle alakalı duyguların. Bu insanlar her şeyi, hepsini bire bir döküyorlar bu satırlara, okurken kahkalarla gülüyorsun, şaşırıp kötülüyorsun ama okuyorsun işte. Öyle ya da böyle çekiyorlar seni kendilerine.
Bir ara öyle bir şey denemek istemiştim. Hani gerçek kimliğini saklayıp gelene geçene saydırdığın, en utanç dolu zamanlarını bile güle oynaya yazdığın bir profil fena olmazdı herhalde. Sonuçta bilmiyorlar ki o sensin, kimliğin gizli.
Ama maalesef başaramadım.
Yazarken bir titreme geliyor ‘Ya anlarlarsa ben olduğumu, ya bundan iki sene sonra fake hesapların kime ait olduğuna dair herkesi deşifre eden bir kanun gelirse, ya hackerın biri çıkarda seni cümle aleme rezil ederse’ kafamda binbir tane gerizekalı kuruntu geçirip durdum. – Evet çünkü hackerların işi gücü yok ‘Aaa ben arkadaşıma bir gün böyle bir yalan söyledim hala haberi yok hahah’ temalı yazılar yazdığın bir hesabı hackleyecekler- Yazacağın şeyde kendini kurtarmak için söylediğin bir kaç yalan, ne bileyim ayrıldığın zaman hissettiğin her şeyi açık açık yazıp ‘ben aslında böyle bir ruh hastasıyım’ diyebileceğin bir ortam. Ama yok mümkün değil. İster istemez o kadar insanın okuyacağı bir şey yazarken çekiniyorsun. Mesela ben annemle arkadaş gibiyimdir. Rahatlıkla arar anlatırım her şeyi. Sarhoş olup uyandığım sabah elime telefonu alıp aradığım ilk insandır, kızar falan belki ama sanki yaşıtınmış gibi dinler, anlar, yorum yapar. Şimdi kalkıp ben buraya açık açık her şeyi olduğu gibi yazmaya falan kalksam önce annem sinirden kaykılır oralarda. Kızıma bak küfür ede ede söylediği yalanları yazıyor diye diye migrenden ayağa falan kalkamaz valla. Sonra tanıdıklar falan okuyor zaten ortalık dedikodu yuvası ‘Aa gördün mü bak ne yalancıymış, aa demek bu yüzden ayrılmış’ cümleleriyle harcarlar beni. Mesela regl oluyorsun ama bunu ulu orta söylemek ayıplanıyor ya (şununda sebebini hiç anlayamadım, hangi çomar bunun ayıplanacak bir şey olduğu fikrini ortaya attıysa) oluyor ama böyle rahat rahat söyleyemiyorsun. Mesela blogun daha dördüncü senesi falan galiba böyle ergenlik döneminde bir erkek arkadaşım olmuştu. Hani sürekli faceden konuşup,smsten yazıştığımız o fii tarihinden zamanlar. Aldatılmıştım. Ne kadar acı bir hatıra, böyle bangır bangır ‘bakın bu şerefsiz beni aldattı’ diyerek tam boy fotoğrafıyla yazıyı paylaşıp, aldattığı kızı kelimelerimle yerden yere vurmak istemiştim. Şayet ben bunu yapsaydım -ki keşke o zaman yapacak cesaretim olsaydı-  okuyan insanların çoğu ‘erkek arkadaş’ ve ‘aldatılmak’ kelimelerini alıp bu kelimelerden benim hakkımda binlerce dedikodu üretirlerdi herhalde. Kimin aldattığının pek umurlarında olacağını sanmıyorum, olayın üstünden zaman geçtikten sonra akıllarda kalan tek şey benim erkek arkadaşım olduğunu bas bas burada bağırıyor olmam üstüne utanmadan aldatıldığımı argo bir şekilde kaleme almam olurdu. Aslında düşününce çok saçma, adaptasyon diye bir durum var ya hani. Türkiye’de doğduk, burada büyüyoruz ama çoğunluk -ki burada üzülerek %52’lik bir kısımdan söz ediyorum- tüm bunları ayıplayıp, kısıtlamaktan yana olsa da bu düşünceye katılmamakta ısrar ediyoruz. Katılmıyorum ama maalesef yazamıyorum da. Cesaret edenlere sonsuz saygı duyuyorum. Özgür düşünceyi de sonuna kadar savunuyorum ama evimi tüfekle taramasınlar, ‘ıyy şuna bak utanmadan hala yazmaya devam ediyor’ demesinler diye el mahkum günlük sayfalarına kusuyorum her şeyi. Burada daha elit takılıyorum, sekiz senede bir imaj yarattık onca emeği kül etmeyelim. Ama bir gün cesaret edersem yazacağım ilk şey o aldatılma hikayem olacak. Çünkü baya  saf saf ‘cafede el ele tutuşmayalım bir gören olur, yanlış anlaşılır’ dediğim bir dönemde hayatımın en saçma kazığını yedim. Olur da cesaret edersem de bir anlamı kalmadı şimdi ama olsun. ‘Şerefsiz’ başlığıyla seneler önceki bir şeyi yazıp milleti rezil etsem ‘sen nasıl bir psikopatsın’ diyip beni kurşuna dizerler. Galiba o yüzden hiç o yürek yemiş blogger arkadaşlar gibi yazılarım olmayacak. Olsun, bizde karamsar ruh hallerimizi, toplumsal meselelerimizi, kişisel düşüncelerimizi ufak ufak paylaşmaya devam ederiz.
Son olarak bir de bir şey söylemek istiyorum.
Ben bu seçim sürecinde hiç siyasi bir yazı kaleme almadım. İçimden çok geldi, böyle yerden yere vurarak ‘yahu siz napıyorsunuz’ falan demek istedim ama ben ne zaman siyasi bir şey yazsam annemle babam telefonun başında sanki her an tutuklanıp Fetöcü ilan edilecekmişim gibi bir tavır sergiliyorlar. ‘Kızım bak gençsin yapma, başını yakarsın’ falan diyorlar diye el mahkum söz dinledim. Haksız da sayılmazlarmış. ‘Batı’nın kölesiyim’ tweeti nedeniyle -ki Batı oğlunun adı- Pucca’nın evinde terör örgütünden olduğu şüphesiyle arama yapanlar beni buradan doğru Silivri’ye yollarlar.
Yine de içimde kalmasın. Şunu da şuraya iliştireyim.
‘Kral çıplak diyen çocuğun yalnızlığını, aslında var olmayan elbisenin krala yakıştığına inanan halkın çokluğuna tercih ederim.’
Ne yapılır ki bu saatten sonra, bari gidip birer tane kek yiyelim.

Yorum Yazın

Navigate
%d blogcu bunu beğendi: