İnsan sürekli yazınca kendini gözlemleme ve hayatta ne kadar ilerleme kaydettiğini görme fırsatı yakalıyormuş. Eski günlüğümü açıp okuduğum zaman hissettiklerimi bir kaç cümleye sığdırmam mümkün değil. Herkesi geride bırakıp bir deftere sığınışımı, hatta ‘eski sevgililer’ adı altında bir grup ismi yorumlayışımı.. Her şeyi yazmışım. Ne hissettiysem edebiyatın o narin süzgecinden geçirmeden, içimden geldiği gibi satırlara dökmüşüm. Öyle ki hayatıma dokunan herkes hakkında en az bir cümle var. Günlük kavramını biraz zorlamışım ilk zamanlarda, kim günde dört kez günlük yazar ki ? Tarih tarih, hatta saat saat hissettiklerimi dökmüşüm. İlk günlüğümü tamamladığımda öyle üzülmüştüm ki gözümde iki damla yaş aktığını hatırlıyorum. Bir sonraki günlüğüme başladığımda yeni bir insandım sanki. Büyümüş, olgunlaşmış bambaşka bir insan. Sürekli yazan, kendini satırlarda saklayan biriyseniz bu hisler çok tanıdık gelecektir size. Her yazıda biraz daha büyüdüğünüzü hisseder, her okuyuşunuzda bambaşka bir pencere açarsınız dünyanıza. Yeni günlüğüme başlayınca, daha ilk satırlarımda ‘edebi bir anı defteri niteliği taşımalı’…
DUYGULARLA DANS
Sedat Balun der ki ‘Asla bir şairi sevme Seni ‘yazmak’ için terkeder’ Bu satırları ilk okuduğumda üzerine baya düşünmüştüm. Sonra hayatımda belkide hiç yapmamam gereken bir şey yaptım.Bir karar aldım. AŞK’ı yazıcaktım. Ama insan yaşamadığı, bilmediği bir şeyi yazamaz. İşte tamda sırf bu yüzden, sırf ‘yazmak’ için bir insann duygularını kullandım. ‘Ne adilik’ diyenler vardır aranızda eminim. Ama hayatını bir defter sayfasına sığdıran bir kıza güvenmek yapılabilecek en büyük hatadır. Bu satırları yazmak için uzunca bir süre bekledim, gözlemledim. Tam bir yıl.. Bir koca yılımı yazabilmek adına gözlem gözlem yaparak geçirdim. İşte bu yazıda ‘deney’ imin sonuç raporudur. Ve inanın gelmiş geçmiş en acımasız yazım budur. Önce hayalimdeki aşkı planladım. Deneyim için birine ihtiyacım vardı. En zor ve ilk adımda buydu zaten. Şansa bakın ki arayışıma cevap çok kısa bir sürede geldi. Hiç tanımadığım bir insanı hiç bilmediği bir oyunun içine sürükledim. Ve gözlemledim. Önce kendi duygularımı, sonra onun duygularını..…
Bir umutsuz ‘umut’ arayışı
Bazen olmak istediğimiz yerde olmadığımızdan, somut bir neden yokken yorgun hissederiz. Bazen hayat sürekli güler yüzümüze -ya da biz sorunları göremeyecek kadar mutluyuzdur- bazen de hiç gülmez, tüm somurtkanlığıyla karartır içimizi. Ardımda kocaman bir sessizlik bırakıp Çeşme’ye koşmak istiyorum. Ancak yaptığım tek şey televizyonun karşısına geçip, elime varlığını bile gözardı ettiğim günlüğümü alıp bir Beatles şarkısı mırıldanmak. Bedenimin belkide 17 yıldır ilk kez bu kadar isyan edeceği, yorgunlukta çığır açacağım geleceğimin rotasını belirleyecek olan şu aylar beni benden alıp yerden yere çarpıyo resmen. Zorlu üniversiteye hazırlık maratonunun içinde kaybolmuşken hayallerim hala aklımın en sesli alarmına sahip köşesinde. Her yeni günde ‘Bugün hayallerine ulaşan yolda ne yaptın?’ diye sorarcasına iç sesimle savaşıyorum. Bu yıl farklı olucaktı cümlesinin yükü altında bir utanmışlık seziyorum kendi içimde.. Sahi, denizede dökmüştüm isteklerimi, çokta içten yazmıştım bir bir hayallerimi. Sonra Karşıyaka’nın güzel manzarası eşliğinde yakıp külleri denize bırakmıştım.. Şimdi hala o kimselere duyuramadığım sessiz çığlıklarımla boğuşuyorum.…
Henüz 17 yaşındayım..
Hayallerle gerçekler birbirine karışır mı hiç ? Hayal diye sarıldıkların gün gelir gerçek olarak çıkar mı karşına ? Ah keşke çıksa. Umuduma umut, yalnızlığıma yeni bir dokunuş katsa. Sahi olur ya yıllarca düşlersin sonra bir anda gerçek oluvermiş. Hayal dünyam öyle uçsuz bucaksız ki.Gökyüzü gibi. Benim gökyüzüm.Sonsuz, haddi yok,sınırı yok,olabildiğine özgür.. Hep olmasını istediğim mavilikte. Müziklerim kuş olmuş, hayallerimi süslüyor.. Kitaplarım gerçek dünyama dökülen yağmur damlalarım..Filmler içimi ısıtan güneş. Gerçeklerse kara bulutlar.Öylesine can sıkan hayatımı karartan.. Daha çok gecenin karanlığında aydınlanır benim masmavi gökyüzüm.Kuşlarım insanlar derin uykudayken havalanır.. Güneşim karanlık gecelere doğar.. Aşklarım aynı yıldızın altına düşmez hiç.. Umutlarım tükenmek bilmez..Her yıkılışta ayağa kaldırır hayallerim.. Aklım düşle gerçeği ayırt edemez. Benim nefesim bana asla yetmez.. Daima daha uçuk kaçık hayallere açılır yüreğim.. Her gece, hayal dünyama açılan bir pencere.. Uykuyla kapanan, umutla açılan.. Sonsuzluklar içindeki sonsuzluğum.. Daha küçücük bir kızken arkadaşlarının aksine prenses olmayı değilde dans etmeyi, zengin olmayı değilde…
NE ÇEKTİN BE YOUTUBE..
-Kapanmış kanka yaa +Daha dün girdim lan nasıl kapanmış -Aha açılmış açılmış +Baktım şimdi yine kapanmış Hani biz Türklerde huydur, bozulan sıkıntı yaratan bişey varsa ‘Bi kapat aç düzelir’ deriz. Youtube’nin sıkıntı yarattığını düşünüyonuz orayı anladık, ama bu kapat-aç olayını biraz fazla abarttınız sanki. Ha kapandı ha açıldı derken ‘noluyoz lan’ olayına döndü iş. Sakıncalıymış Youtube bizim için. Sakıncalı tabi, doğru söylüyolar. Rihanna’yı, Justin Timberlake’yi, Bruno Mars’ı, Lana Del Rey’i izledikçe gözümüzde Tanrıça misali büyütüyoruz. Sonra bi kere ufkumuz açılıyor, siyasetçilerimizin yalanlarına inanmamaya başlıyoruz. Araştırıyoruz, öğreniyoruz. Sakıncalı şeyler bunlar.. Bi de tabi gezi olaylarını, yolsuzlukları sosyal medyaya taşıyıp fotoğrafla yetinmiyoruz. İlla ki video paylaşıp, kantlamalıyız. Aaa ne büyük terbiyesizlik. Herşeyi göz önüne döküp iktidarımızın alt yapısını sarsıyoruz. Yetmiyo gidip değerli başbakanımızın oğlunun yediği haltları, ses kaydıyla yayınlıyoruz. Adamlar kapatmasınlarda napsınlar ? Bu kadar özgür düşünce ortamı hiç canım Türkiye’me yakışıyor mu allasen ? Ah be youtube, ne çektin.. Amatör şarkıların…
Berkin Elvan Ölümsüzdür!
”Ürkek bir serçe gibi eğme başını, Kaldır başını ve dimdik dur. Bu senin değil, ülkemin ayıbı. Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk” N. Hikmet Bugün hiç tanımadığımız bir çocuk için aktı gözyaşlarımız. Umudun çocuğu için.. Sırf ülkesi uyansın diye kendi uyumayı göze alan minicik bir yürek için. Herşeyden habersiz ekmek almak için evinden çıkan ve 269 gün tedavi görüp, birdaha hiç uyanamayan o güzel çocuk.. Hiç tanımadık. Adını haberlerde duyduk. ‘ #uyanberkin ‘ diyebilmek için, ailesine destek olabilmek için sosyal medyayı sarstık. Bugün gözlerimizi açtığımızda artık hayatta olmadığını öğreniyoruz. Biz ona bu kadar uzakken, canımız bu kadar yanarken annesinin çığlıkları hiç mi ulaşmıyor ölümünün sorumlularına. Hiç mi vicdanları sızlamıyor bu insanların ? Anlamak çok güç. Daha kaç kişi feda etmemiz gerekicek ? Daha ne yapılması gerekiyor insanların…
Yaşama isteğimi arttıracak tüm sebepler sende, sen de bendesin..
”Teninin esmerliği beni tutuşturuyor farkında değil misin? Ve gamzelerin… Onlar zaten benim ölüp ölüp tekrar görmek için dirilme sebebim. Yaşama isteğimi arttıracak tüm sebepler sende. Sen de bendesin. Bende olduğunu bilmek bana nasıl mutluluk veriyor farkında değil misin?” Okul, sınavlar, aile sorunları derken nefes almaktan bıktığımız şu zor zamanlarda yüzümüzü güldüren o özel insanlara sıkı sıkı sarılmalı bana kalırsa. Hele ki o insan kalbinizin en güzel köşesine yerleşmişse, mutluluk zaten onun yanındayken sizinledir.. Gözlerden uzak, nazar değmesin diye sakınılan o değerli insan, ne güzellikler getirir hayatınıza. Mutluluk sizin oluverir. Sevilmenin, sevmenin telaşı sarar etrafınızı. Özel olursunuz, özel olduğunuzu hissedersiniz. Öyle güzel gülümser ki dünyanın merkezi oluverir. Gamzelerinde hayat bulursun. Geçip karşısına saatlerce onu izlemek, senin olduğu için Allah’a saatlerce dua etmek istersin. Sana bakışı, elini tutuşu, kulağına usulca fısıldadığı her sözcük yaşamın olur. Herşeyden önce arkadaşın olur mesela. Ağlamak istediğinde koşup gidebilceğin, seni yakınmadan saatlerce dinleyebilcek iyi bir dost. Sonra ailen…
Sen affet. Tüm hatalarımı, yanlışlarımı, umursamayışlarımı hep affet…
”Suçum yok sevgilim. Kızma bana, bakma öyle hissedemezmişçesine.. Sevmeyi bilmiyodum, aşkı anlayamıyodum.. Sen affet..” Bazen diyorum ki ; Ah ne salağım. Sevmeyi değer vermeyi, güvenmeyi bilmiyorum. Canımdan çok sevsemde yapamıyorum. Geçmişteki yanlışlarım önümde duvar olmuş. İnanamaz olmuşum kimseye. O kadar kırgın geldim ki sana, o kadar yorgun. ‘Bu da olmaz’ diyerek sevdiğim sen şimdi hayatımda yeni bir umut.. Önce kırgınlıklarımı onardın, sonra tutup ellerimden sevmeyi öğrettin. Sıkılırdım, bıkardım, umursamazdım. Bazen geride kalanlardan sanada bir kaç parça bişey düşüyor. Onca umursamazlıklardan, hatalardan.. Sevilmek bile yoruyor bazen.. Bazen aşkın bana bile fazla. Bazen sevginde boğulacakmışım gibi. Bazen çok sevicekmişim, hiç bırakmayacakmışım gibi. Bazen diyorum ki ‘Ben seni hakedicek ne yaptım?’ Tanıdığım onca erkekten sonra öyle farklı bakıyosun ki bana ‘Aman üşüme, aman üzülme, aman ağlama’ senin yanın o kadar güven o kadar huzur ki.. En ufak bi kavgada, en ufak bi tartışmada kalbini o kadar kırıyorum ki. Farkediyorum sonra daha çok üzülüyorum.…
Üşüyorum. Havanın soğukluğundan değil ama hayatımın soğukluğundan..
Yorgun hissediyorum. Daha 17 yaşında çok yorgun. Normal mi bu ? İnsanlar onca yaşanmışlıklara rağmen 80-90 yaşına kadar savaşırken benim daha bu yaşta bu kadar güçsüz hissetmem normal mi ? Hani üşürsün. Isınmak için çeşitli imkanın vardır. Ama ulaşamazsın bazılarına ya da var olanı bile kullanamazsın. Her sabah erkenden sıcacık yatağını bırakıp, buz gibi soğuğa adım atmak gibi mesela. Mecbur kalırsın. Akşam o battaniyenin altına gireceğini bilsende kızarsın. Böyle bişey. Battaniyem var. Ailem var, arkadaşlarım var, beni seven bana değer veren insanlar var. Varlıkları umut oluyo hayatıma sıcaklıklarını daima hissediyorum. Ama her zaman yanımda olamıyolar işte.Onların sıcaklığını hissedemedim gün ortası var birde. Onlar evde bıraktığım battaniyem, aşkım içimi ısıtan kahvem.. Onlar varken üşümüyorum, sorunlar yok. Ama her zaman yanımda olamıyolar ki. Her daim sıcaklıklarını hissedemiyorum. Onların olmadığı battaniyesiz, kahvesiz gün arası. İşte ben tam o sıra çok üşüyorum. Bütün sorunlar kar olup yağıyo sanki üzerime. Tek başıma oluyorum. Akşam herşeyini…
”Ben seni böyle yetiştirmedim. Ben seni bu kadar güçsüz yetiştirmedim ki…”
Ah o savurduğumuz ön yargılarımız. Kimin ne yaşadığını bilmeden sorgulamalarımız.. Eskiden o kadar umrumda olur du ki. O kadar çok takardım ki insanlar hakkımda ne demiş, ne konuşmuş. Söylenilen tek bir sözü saatlerce takardım kafama. Kendimi yiyip bitirirdim. Canımı yakardı konuşulanlar, insanların yalan yanlış uydurmaları.. Hiçbişey bilmeden atıp tutmaları.. Böyle konuşulanları kafaya takıp gözyaşı döktüğüm bir gün babam ağladığımı farkedip yanına çağırmıştı beni hiç unutmuyorum. Ben onunla pek paylaşmam böyle şeyleri, baba sonuçta. Anlatmam. Aldı karşısına beni başladı konuşmaya. Ben konuması bitsede odama gidip rahat rahat ağlasam diye düşünürken kollarımdan sıkıca tuttu beni. Ne olduğunu anlamadım bile. ‘Ece !’ dedi. Yaş gözümden aktı akıcak, zaten moralim bozuk.. ‘Neden ağlıyosun?’ dedi. Korktum dedim kızıcak heralde. Babam çünkü hoşlanmaz bizim gözyaşı dökmemizden. Küçüklükten beri ağlamadan konuş der hep. Kızdı sandım. Sandıkça daha çok akıyo gözyaşlarım, durduramıyorumda… Birde içimden ‘Allahım nolur durdur. Durdur akmasın’ diye yalvarıyorum. O an babam bana hayatımda asla unutamayacağım…