İLHAM PERİSİNİN KANATLARI

Bir Çocuğun Çıkaramadığı Ses Olmak Zorundayız!

Nasıl başlayacağımı bilemediğim nadir yazılarımdan biri. Söze girdiğim noktada kuracağım cümlelerden değil belki ama farkedeceklerimden korkuyorum.Dün gece gündeme bomba gibi düşen o yasa tasarısı hakkında elbette bu yazı. Herkes kadar bende çekiniyorum elbet, malum günümüz Türkiyesi düşünceleri yazmayı bırakın sesli olarak dile getirmek için bile oldukça tehlikeli.Altı adam, ellerinizle -ellerinizle diyorum çünkü bu iğrenç insanları o meclise taşıyan sizlersiniz-meclise soktuğunuz,Hiçbir olay için bu kadar çabalamayan altı milletvekili gecenin bir vakti bir yasa tasarısı götürüyor meclise. ‘İstismara uğrayan mağdur, failiyle evlensin’ diyorlar. Güç bela kaldırılan çocuk yaşta ki evlilik bir anda gündeme tekrar geliyor, lakin bu kez istismarı yapan alçaklar affedilip sözde ailesinin başına dönüyor. Olacak şey mi Allah Aşkına? Vicdana, umuda, demokrasiye her şeyi geçtim bekçiliğini yaptığınız ahlaka sığar mı?İyi niyetle yola çıkmışlar sözde, bunun neresi iyi niyet? Küçüğün rızası diyor Adalet Bakanı. Benim ülkemin adaletini koruyan adam utanmadan ‘küçük’ ve ‘rıza’ kelimelerini aynı anda kullanıyor. Böyle bir adam benim ülkemin…

PANTENE ALTIN KELEBEK REZALETLERİ

Ne modayla ne de makyajla bir ilgisi yok şu an okuduğunuz satırların. Kim ne giymiş, neden gelmiş, kimle gelmiş, ünlüler dünyasındaki son gelişmeler neymiş üzerine saatlerce düşünüp eleştiri yazıları yazan birisi olmadım hiç. Zaten bu kişisel bir blog ve amacı yalnızca hikayemi daha iyi anlayıp sözcükler vasıtasıyla benimle bir bağ kurmanız. Ama..Dün gece Kanal D ve CNN Türk’ten canlı olarak yayınlanan ‘Pantene Altın Kelebek Ödülleri’ hakkında az sonra yazacağım satırlardan dolayı tüm okuyucularımdan özür diliyorum. Çünkü göz dolduran bir blogta böyle bir yazı, basitleştirme çabasının kısmen bir yansıması. Ancak yazma, açıklama amacım diğer bloggerlardan oldukça farklı.Evimde oturduğum sakin bir Pazar akşamında kumandayla kanalları dolaşırken rastladım bu rezalete. Ödül törenlerini severim normalde, halkın seçimleri bir nevi Türkiye’nin psikolojik analizini yansıtır çünkü. Üzerine tez bile yazılır, Türk insanı izlemekten çok yaşar, yaşattırır. Ancak dün gece yayınlanan o tören medya tarihinin yüz karasıdır.Hani olur ya ilkokul birinci sınıfta okumayı söken çocuklara kırmızı kurdele takma merasimi…

Sessiz Yığınların Sesi Olmak

Habercilik ne yolla olursa olsun hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Okumayı sevmeyen milletimiz için haber metinleri gün geçtikçe kısalsa da yeni güne uyanmamızla birlikte kendimizi dünyadaki sosyal, siyasi ve ticari değişimlerin yankılanan seslerine bırakıyoruz. Hayat bir süreç, bir akvaryumun içerisine bırakılmış gibi dünyada yaşamaya mahkum edilmiş insanlarda nefes almaya devam ederken karanlık çağdan bu yana bir çok şeyi değiştirdiler yaşamlarında. Ekonomi, siyaset, sosyal çevre, sağlık derken yaşam alanlarımızda ve çevremizde yaptığımız, yaşadığımız değişimler birilerini haberci olmaya ve gelişmeleri insanlara duyurmaya itti.Elbette her seyi bilme arzumuz çaba sarfetme tembelliğimizle harmanlanınca günümüzde ortaya bir paragraftan oluşan haber yazıları ve yerini magazine bırakan gazete sayfaları çıktı. Öyle ya kendini binanın tepesinden atmaya çalışan teyzeden tutun, Kim Kardashian’ın dün gece yapılan galada giydiği dekolteli elbise bile haber niteliği taşıyor artık. Oysa gazetecilik ellerinde yaşadıklarını medyayla paylaşamayan, seslerini toplumlara duyuramayan, ezilen, çaresiz hiseden kesimlerin haklılıklarını dünyaya bağırabilecekleri bir meslek olarak ortaya çıkmıştı. Günümüzde yapılan haberlerden ne kadarı kendilerini…

KENDİ AYAKLARI ÜSTÜNDE

Küçükken henüz ergenlik döneminin başlarında, hani Alacakaranlık, Açlık Oyunları gibi dünyayı sarsan seri akımlarından önce bize sımsıcak gelen, kendimizden bir şeyler bulduğumuz bir kitap serisi vardı her kızın kitaplığında bulunan. İpek Ongun’dan ‘Bir Genç Kızın Gizli Defteri’Yaşadıklarımızın, yaşayacaklarımızın hikayesiydi belkide.Öyle ustalıkla kurgulanmış bir seri ki kitaplar hayatımızın doğru dönemlerinde okunduğunda bizi anlayan, hatta bu yolculukta rehber olan bir kılavuz durumunda.’Kimse beni anlamıyor’ dediğimiz o dönemlerde Serranın yazdığı günlüklerde anlaşıldığımızı hissettik, yalnız olduğumuz fikrinden vazgeçtik.Hala ne zaman yolum kitapçıya düşse İpek Ongun’un yolumu aydınlatan kitabını ne zaman o raflarda görsem gülümserim. Bazen elime alıp bir kaç sayfa okuyorum ayaküstü, hikayeyi biliyorum, sonunu biliyorum ama bugün bile okumaktan zevk alıyorum.İşte çoğu genç kızın hayatında yeni bir sayfa açan o kitap serisinin üçüncü kitabının adıydı ‘Kendi Ayakları Üstünde’ Lise yıllarının sonuna gelmiş karakterimiz ‘hangi meslek?’ ‘hangi üniversite?’ sorularıyla boğuşuyordu kitapta. Sonra dördüncü kitaba geliyordu sıra, ‘Adım Adım Hayata’ Benim bu yazımda bu hikayeye oranla, kendi…

Beni anlamıyor-mu?-sun!

Kadınlarla erkekler arasındaki kalın duvarlardan darbe yemekten bıkan bir toplum görüntüsü çizmeye başladığımızı düşünüyorum. Karşı cinsle aramızda doğanın boyun eğdiği, olması geren bir birliktelik söz konusu. Tüm dünya insanın diğer varlıklarla ilişkisinden ziyade, kendi cinsiyle ilişkisini dengeleyebilmesi üzerine bir varsayımın peşinde. Birbirimizi anlayabilmek.Bizi bizden koparan, empatinin karşımızdakinde olmadığına inandıran iki cinsiyet arasındaki sonsuz uçurumun varlığından doğan sorunlardan bunalarak kaleme alınan bir yazı olacak. Ne vardı yani anlaşabilsek ? Empati kurabildiğimize inanıp, günlük yaşantımızı bu yönde etkileyebilsek? Kızgın bir emojinin ardından whatsappta kurulan ‘Beni anlamıyorsun’ cümlesi karşımızdakinin bizden daha salak olduğunu vurgulamaktan çok, ilişkileri erkeklerin açısından ‘yine neyi anlamadım acaba?’ boyutuna taşıyıp artık bizi anlamaktan öte kurduğumuz cümleyi anlamaya itiyor sanırsam. İletişim kopuklukları yüzünden ikili ilişkilerde karşılaştığımız bir takım problemler zaman içerisinde iki cinsin arasındaki uçurumun daha da açıldığını gözler önüne seriyor. Gelişen teknoloji, anında bağlantı derken daha fazla şansımız varken daha az iletişim kurduğumuzu göremeyecek kadar ‘teknoloji körü’ olduk . Göz…

Özgür Kalemimize Kelepçe Vurdular

Tarihte bugün, Nazım Hikmet Ran vatan hainliğinden tutuklandı. Yıllar geçti, değişen bir şey yok. Bugün yine sosyal medya elimizde, gazeteler evimizin bir köşesinde ‘Tutuklandık’ diye haykıran gazetecilerin kalemlerinden dökülen kelimelerde özgürlüğümüzün nasıl boğulduğunu okuyoruz. Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasının ardından ülkenin sürüklendiği kaosda gazetecilik okuyan bir öğrenci olarak nefes alamaz olduğumu hissettim. Bugün kızdık, çok kızdık. Canımız yandı, bağırdık.Basın özgürdür, sansürlenemez diyen Anayasa’nın ne derece üstün olduğunu kendi gözlerimizle gördük.Bir tarafta televizyondan ülkesinin gazetecisine tehtidler savuran bir cumhurbaşkanı, diğer tarafta işini yaptığı için tutuklanan bir gazeteci. Acelece karalanmış satırlarda ‘Çok iyiyim. Çok güçlü hissediyorum kendimi. Çünkü her zaman yaptığım işi yaptım. Bilgisayarın karşısına geçtim, haberi yazdım, manşet oldu. Şimdi bu nedenle ağır suçlamalarla tutukluyum.’ diyor. Ne acı, sadece işini yapanlar özgürlüğün ardından koşan gazeteciler, avukatlar, bürokratlar parmaklıklar ardında bu ülkede. Zincirlenmiş, satın alınmış kalemler doğru sayılıyor.Tutuklanma olayının ardından -ki bizim için yeni bir şey değil- ‘Şarkı bilmez, türkü…

Ah be Sabahattin Ali

‘İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için, bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercik ediyorlar.’Yürekleri dev insanlarla rastlaşırız bazen.Sabahattin Ali’yi bilirsiniz. Bilirsiniz diyorum çünkü henüz o kelimeleri dans ettiren adamın kitaplarında yok olmadıysanız hayatta biraz eksiksiniz demektir. Ben Kürk Mantolu Madonna ile birlikte hayatıma soktum bu adamı. Çok kızdım kendime, çok geç kalınmış bir karar olmuş.Bir kitap, bir sohbet, bir insan aşka hatta hayata bile bakış açınızı değiştirebilir. İnanın iki paragraflık bir yazıyla bile kendinizi büyülenmiş hissedebilirsiniz.O Haydarpaşa’da trenin ardından el sallayan kalbi kırık aşıklardan sonra devirle birlikte aşkı da farklı bir çerçeveye soktuk. Kolaylaşan her şey gibi, yitirmeye yüz tuttuğumuz değerleri basitleştirdik. Ucuzlaştırıp, edebi değeri olmayan satırlarda sakladık. Kendimle bile kavga etmişimdir bu yüzden. Ben bir link altında yaşattığım şu blogta bile ona değinmemeliyim aslında. Koskoca okyanusta küçük bir balığım, ne haddime en büyük değerleri bünyesinde barındıran…

İzmir’de son gece

‘Bu gece son Biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp Yine kendimi vuracağım yollara’ Levent Yüksel’in en güzel şarkılarından birinin ilk dizeleri.Bu şehirde son gece. Doğduğum, büyüdüğüm, aşık olduğum şehirde son gecem.Nasıl hissediyorum bilmiyorum. Hep kurmak istediğim hayata bir adım uzaklıktayım şimdi. Her şey hazır, son yolculuğuma çıkıyorum. Geride bırakacağım o kadar şey varmış ki aslında yeni yeni anlıyorum. Ne insanlar geldi geçti hayatımdan, kimleri ağırladım küçücük dünyamda. Ufak heyecanlar, gençlik aşkları, zamanında gözyaşı döktüğüm daha nice olay. Hepsini bu şehire anlattım. İzmir farklıdır derler. İzmir’in havasını soluyan, onun insanlarıyla iç içe yaşayan biri kalkıp başka şehirde mutlu olamazmış. Rivayet işte. İzmir bu özlenir elbet. Boyozsuz kahvaltılara uyanıcam ben şimdi, çiğdemsiz dedikodulara. Saat kulesinin olmadığı meydanlara, kemeraltından alışveriş yapılmayan bayramlara uyanıcam. Alsancaktaki gecelerden habersiz, Atasına saygı yürüyüşü yapan binlerce izmirliden uzakta yepyeni bir hayatta olucam. İzmirli olsun olmasın herkes aşıktır bu şehire. Kızına, yazına , zeybek havasına, kumrusuna, Kordonboyuna, fuarına, gavur olup olmadığına, körfez kokusuna.. İzmirli için bahenedir her şey, yeter ki sokaklarda olalım. Yeter ki hep beraber bir şeyler yapalım. Kızlarından bahsetmiyorum bile Sezen…

Mürekkebin kuruduğu yerde, son perde

Hayal kurmayı bilmeyen bir ülkenin çocuklarıyız biz. Bütün savaşımız arafta kalmamak için. Amaçlarımıza ulaşıp gittikçe dibe batan günümüz Türkiyesin de hayatta kalmak için. Bir hedefim vardı benden çok uzakta hayatımın karanlığında parıldayan. Toprağa düşen her yağmur damlasında varlığıyla içimi ısıtan. Tek çıkış yolu olduğunu düşündüğüm, her gece yastığa başımı koyduğumda göz kapaklarımın ardında en ince ayrıntısına kadar planladığım küçük dünyamın büyük hayali. Bambaşka bir şehirde, özgürce, kendi seçimlerimle parlamak istediğim meslekte gülümsediğimi düşlediğim.Seneler boyunca hayallerimde süsleyip gerçeklerle bileştirmek için çaba sarf ettiğim. İnsanların bütün ‘olmaz’ larına rağmen vazgeçmediğim.Dedim ya hayal kurmayı bilmeyen bir ülkenin çocuklarıyız. Bu ülke sevmez hayalleri olan insanları. İdealleri, umutları sevmez. Hayallere gülüp geçmeyi destek olmak yerine köstek olmayı sever bizim insanlarımız. Tembeldir Türk toplumu çünkü. Karda başkasının ayak izlerine basarak yürümenin doğru olduğuna inanmıştır, inandırmıştır kendini.Şu satırları kabul etmeyenler çoğunlukta olacaktır eminim.Ama bir düşünün her yer karanlık diye bize ışık yaktığını düşündüğümüz insanları göklere çıkaran bizler değil…

Rahat uyu Aysun Altay, susmayacağız!

Nerede güvende hissedelim kendimizi? Nereye sığınalım, kime anlatalım, attığımız çığlıkları sağır insanlara nasıl duyuralım? Benim bir kadını daha uğurlayacak gücüm kalmadı.Nasıl anlatalım ? Onca kadını toprağa verdik, arkasından ağıtlarla siyahlar arasında ‘Susmak yok!’ dedik. Biz daha ne yapalım?Erkekliklerine laf söylendiğinde göğüsünü kabarta kabarta kendini koruyan, söz konusu ‘namus’ olunca kendi canından insana kıyan sözde çok ahlaklı karşı cins, bu satırlar sizin için.İki kez bileklerini keserek canına kıymış olan bir candan söz edelim hadi. Abisinin tecavüzüne uğramış, birde yetmezmiş gibi ailesi ‘şikayetini geri alması’ için baskı uygulamış.. En güzel yaşında hayallerinden, hayatından, sevdiğinden vazgeçmiş gencecik bir kadın.Kalbinden vurmuş kendini, muhtemeldir ki abisinin isteklerine boyun eğmek zorunda kaldığı, gençliğinin elinden alındığı o ilk an zaten ölmüştü. İntiharın tek çıkış yolu olduğunu hissettirmek, bir canı intihara sürüklemek.. öldürmekten daha beter değil mi ?Abi dediğin sarıp sarmalar, koruyup kollar. En korktuğun anda sana kucak açar. Canın yanarsa kahrolur, içi yanar. Abi sever, abi kollar.İnsan abisinden…

Navigate